ISSN 2149-4983 | e-ISSN: 2149-9306
 
 
Cilt : 6 Sayı : 1 Yıl : 2020
 
: 6 (1)
Cilt: 6  Sayı: 1 - 2020
Özetleri Gizle | << Geri
1.
Kapak
Cover

Sayfa I

2.
İçindekiler
Contents

Sayfa II

3.
Yayın Kurulu
Editorial Board

Sayfalar III - V

4.
Genel Bilgi
General Information

Sayfalar VI - VII

ORJINAL ARAŞTıRMA
5.
Sağlık Çalışanları İle Mikrobiyota ve Probiyotik Üzerine Kesitsel Çalışma
Cross-Sectional Study On Microbiota And Probiotic With Health Workers
Beray Gelmez Taş, Güzin Zeren Öztürk, Çağdaş Emin Maç, Memet Taşkın Egici, Dilek Toprak
doi: 10.5222/jaren.2018.96530  Sayfalar 1 - 7
Amaç: Mikrobiyota; insanlarda bulunan mikroorganizmaların tamamı için kullanılan bir tanımdır.
Günümüzde mikrobiyotanın bozulmasının bazı hastalıkların ortaya çıkmasına neden olduğu da
öne sürülmüştür ve birçok araştırmalar yapılmıştır. Sağlık çalışanlarının güncel bilgilere erişimi ve
takip etmesi sağlıkta kalitenin artırılması için önemli bir birleşendir. Çalışmamızda sağlık çalışan- larının mikrobiyota ve probiyotik hakkındaki bilgi düzeylerini değerlendirmeyi amaçladık.
Yöntem: Çalışmaya 25/09/2018-20/10/2018 tarihleri arasında Sağlık Bilimleri Üniversitesi Şişli Hamidiye Etfal Eğitim ve Araştırma Hastanesi (SBÜ ŞHEEAH) aile hekimliği ve çalışan sağlığı
polikliklerine başvuran sağlık çalışanları dahil edildi. Katılımcılara sosyodemografik özellikler ile
mikrobiyota ve probiyotikler ile ilgili bilgi, tutum ve davranış düzeyini sorgulayan anket soruları
yüz yüze uygulandı; p≤0,05 istatistiksel olarak anlamlı kabul edilerek verilerin analizde SPSS prog- ramı kullanıldı.
Bulgular: Çalışmamıza toplamda 340 sağlık personeli katıldı. Çalışma grubunun yaş ortalaması
30,10±7,10 olup katılımcıların 225’i (%66,2) doktor, 115’i (%33,8) hemşireydi. Katılımcılara mik- robiyota hakkındaki görüşlerini sorduğunda %57,6’si (n=196) ilgilenmediğini %0,9’u (n=3) ise
“şüphe ile baktığını” ifade etmiştir. “Kandırmaca” olduğunu düşünenlerin tamamı doktordu.
Meslek ile mikrobiyota hakkındaki düşünceler arasında anlamlı ilişki saptanmadı (p≥0,05).
Mikrobiyota ile ilgili bilgi düzeylerini sorguladığımızda 31’i (%9,1) iyi; 112’si (%32,9) orta; 197’si
(%58) az olduğunu ifade etti. En çok (%60,6;n=206) bilgi edinilen kaynak “internet” idi. Probiyotik
besin veya ürünleri tedavi amaçlı önerdiğini ifade eden 272 (%80) kişi vardı ve probiyotik besin- lerden en çok (%66) kefir önerilmekte idi.
Sonuç: Sağlık çalışanlarının yarısından fazlası mikrobiyota ve probiyotik konusunda bilgi düzeyi- nin az olduğunu ifade etmiştir. Bu nedenle gerek hizmet içi eğitimlerde, gerekse mezuniyet önce- si tıp eğitiminde mikrobiyota ve probiyotik konularına yer verilmesi gerektiğini düşünmekteyiz.
Anahtar kelimeler: Mikrobiyota, eğitim, sağlık çalışanları, probiyotik
Objective: Microbiota is a term which defines all microorganisms in humans. Today, it has been
suggested that the deterioration of microbiota causes the emergence of some diseases and many
relevant researches have been done. Access into, and follow up of updated information by healt- hcare professionals is an important component for improving health quality. In our study, we tried
to evaluate the knowledge and attitudes of health workers about microbiota and probiotics.
Method: Between 25/09/2018-20/10/2018, health workers who were admitted to policlinics and
employee health policlinics of Family Medicine Department of Health Sciences University Şişli
Hamidiye Etfal Training and Research Hospital (SBU ŞHEAH) participated in the study. Survey
questions about microbiota and probiotics that inquired attitude and sociodemographic charac- teristics were applied to the participants during face-to-face interviews. P value was accepted as
0.05, SPSS program was used in statistical analysis.
Results: A total of 340 health personnel participated in our study. The mean age of these patients
was 30.10±7.10 years While 225 (66.2%) of the participants were doctors, and 115 (33.8%) were
nurses. When we ask the participants about their opinion about microbiota, 57.6% (n=196) of the
participants stated that they were not interested and 0.9% (n=3) of them stated that they consi- dered this issue with suspicion. All those who thought they were deceitful were doctors. There
was no significant relationship between profession and thoughts about microbiota (p≥0.05).
When we questioned the knowledge level concerning microbiota, the study participants indicated
that they had very well (n=31: 9.1%), moderately (n=112: 32.9%), and poorly (n=197: 58%) know- ledgeable about microbiota. They indicated that their most common source of information was
internet. Most 272 (80%) of the participants stated that they recommended probiotic food or
products for therapeutic purposes. Kefir was recommended as a probiotic food by 66% of the
participants.
Conclusion: More than half of the health workers stated that the level of knowledge is low.
Therefore, we think that microbiota and probiotics should be included in both in-service and pregraduate medical traininng programs.
Keywords: Microbiota, education, health worker, probiotic

6.
112 Acil Sağlık Personelinin Elektrokardiyografi Hakkındaki Bilgi Tutum ve Davranışlarının Saptanması
The Knowledge, Attitude and Behaviorus of 112 Emergency Health Personnel About Electrocardiography
Ozan Özışık, Mustafa Burak Sayhan, Ömer Salt
doi: 10.5222/jaren.2018.10437  Sayfalar 8 - 13
Amaç
Acil kardiyak hastalıkların tedavisinde en önemli faktörlerden biri de erken tanıdır.Bu kapsamda acil sağlık personelinin tanıdaki en önemli yardımcısı elektrokardiyografidir.Sağlık personelinin elektrokardiyografi konusunda yeterli tecrübe ve bilgiye sahip olması çok önemlidir.Bu çalışmada 112 acil sağlık personelinin EKG hakkında bilgi tutum ve davranış özelliklerinin araştırılması,varsa eksikliklerin ortaya konulması ve sağlık personelinin bu husustaki beklentilerinin tespiti amaçlanmıştır.
Yöntem
Bu çalışma 8-15 Nisan 2016 tarihleri arasında,yüz yüze anket uygulanması yöntemiyle gerçekleştirildi.Anket, açık uçlu ve çoktan seçmeli 51 sorudan oluşmaktaydı.
Bulgular
Çalışmaya toplam 122 katılımcı dâhil edildi.Katılımcıların yaş ortalaması 27.58± 4.59 yıl,ortalama görev süreleri ise 5,71±3.43 yıl olarak tespit edildi.Katılımcılar meslekleri açısından incelendiğinde;%63,1’inin(n=77)acil tıp tekniker,%36,9’unun (n=45)paramedik olduğu görüldü.Katılımcıların eğitim durumları incelendiğinde;% 36,9(n=45)’unun ön lisans,% 63,1(n=77)ise sağlık meslek lisesi mezunu olduğu tespit edildi.
Katılımcıların tamamına yakını (%98,4)göğüs ağrısı tarifleyen hastalara EKG çektiğini belirtti.Katılımcıların büyük çoğunluğu (%90,2)EKG çekimi esnasında ekstremite derivasyonlarının nasıl yerleştirileceğini biliyor iken,sadece %23‘ü(n=28) göğüs derivasyonlarını doğru yerleştirmeyi biliyordu.Paramedik ve ATT’lerin %74,6‘sı (n=91)daha öncesinden EKG eğitimi almış olmalarına rağmen, %94,3‘ü(n=115) bu eğitimlerin tekrarlanmasını talep etti.EKG eğitimi almak isteyen katılımcıların %87’si (n=114) bu eğitimin doktor tarafından verilmesini talep ederken,Sorumlu/Eğitim Hemşiresi ya da Paramedik/ATT tarafından verilmesini isteyenlerin oranı sırasıyla %2,3 ve %10,7 idi.
Meslek gruplarına göre analiz yapıldığında; her iki grubun EKG çekmeden önce hastayı işlem hakkında bilgilendirme davranışları benzerdi (p=0,183).Paramedikler ve ATT’ler arasında EKG kâğıdı üzerindeki çizgiler ve fonksiyonlarını tanıma açısından fark olmadığı tespit edildi(p=0,132) Elektrokardiyogramda ritm analizi,hız ölçümü,dalga paternleri ve ST segment anomalilerinin değerlendirilmesi açısından paramedik ve ATT’ler benzer oranlarda doğru yanıt verdiler.ATT’lerin, paramediklere kıyasla supraventriküler taşikardi ve sinüzal taşikardi tanısı koymada daha fazla hata yaptıkları görüldü(sırasıyla p=0,004-0,035).
Sonuç
Bu çalışmada elde edilen veriler ışığında;112 istasyonlarında çalışan paramedik ve acil tıp teknikerlerinin elektrokardiyogram çekilme amacı,ritm analizi,hız ölçümü,dalga paternleri ve ST segment anomalilerini değerlendirilmesine yönelik sorulara yüksek oranda doğru yanıt verdikleri tespit edildi ve bu konudaki eğitimlerin devamlılığının önemi bir kez daha ortaya çıkmıştır.
Introduction: This study was conducted between April 8,2016-April 15,2016,using face-to-face surveys.The questionnaire consists of 51 questions consisting of open ended and multiple choice questions.
Results: A total of 122 participants were included in the study.The average age of participants was 27.58±4.59 years and the average duration of duty was 5.71±3.43 years.When the participants are examined in terms of their profession;63,1% were found to be emergency medical technicians and 36,9%(n=45)were paramedic.When the educational status of the participants is examined;36.9%(n=45)of them were graduated from associate degree and 63.1%(n=77)were graduated from health vocational high school.Nearly all of the participants(98.4%)stated that they had ECG in their patients describing chest pain.The majority of participants(90.2%)knew how to place extremity leads during ECGmextraction,only 23% knew to place chest leads correctly.Despite the fact that 74.6%(n=91) of paramedics and EMTs had ECG training before, 94.3% (n=115)requested to repeat these trainings.While 87% (n=114)of participants seeking ECG training demanded that this training be given by a physician, the proportion of those requiring Responsible/Education Nursing or Paramedic/EMT ratio is 2.3%10.7% respectively.When analyzed according to professional groups;the informing behavior of the patient about the procedure was similar before performing ECG from both groups(p=0,183).It was found that there was no difference between paramedics and EMTs in terms of recognition of the data on ECG paper(p=0,132).Paramedic and EMTs responded correctly at similar rates to rhythm analysis,velocity measurement,and ST segment anomalies in ECG.EMTs were found to make more errors in diagnosing SVT and ST compared to paramedics(respectively p=0.004-0.035).
Conclusion: Paramedic and EMTs working at 112 stations in Edirne were found to respond to questions about ECG performing aim,rhythm analysis,speed measurement,wave patterns and ST segment anomalies in a highly accurate manner and the importance of the continuity of the trainings in this subject has once again emerged.

7.
Sağlık Bilimleri Fakültesi Öğrencilerinin Organ Nakli Ve Bağışı Konusundaki Düşünceleri
Health Sciences Faculty Students' Attitudes Towards Organ Transplantation and Donation
Zehra Aydın, Deniz Seher Öztekin
doi: 10.5222/jaren.2019.38039  Sayfalar 14 - 20
Amaç: Bu araştırma, Sağlık Bilimleri Fakültesi hemşirelik öğrencilerinin organ nakli ve bağışı konusundaki düşüncelerinin belirlenmesi amacıyla gerçekleştirildi.
Yöntem: Bu çalışma tanımlayıcı nitelikte bir araştırma olup Sağlık Bilimleri Fakültesi Hemşirelik öğrencileri ile gerçekleştirildi. Çalışma örneklemini 419 öğrenci oluşturdu. Öğrenciler ‘Kişisel Özellikler Bilgi Formu’ ve ‘Öğrencilerin Organ Nakli ve Bağışına Yönelik Algıları Formu ‘ kullanılarak değerlendirildi.
Bulgular: Öğrencilerin %50,1’inin 21-23 yaş arasında ve %69,5’inin kadın olduğu belirlenmiş olup, %95,2’sinin organ bağışında bulunduğu ve %71,1’inin de organ bağışı yapmayı düşündüğü saptandı. Öğrencilerin organ nakli ve bağışına yönelik algılarının, 1. ve 4. sınıflar arasında istatistiksel olarak anlamlı olduğu bulundu (p=0,010). Okullara göre ölçek puanları arasında fark bulunamadı (p=0,667).
Sonuç: Araştırma sonuçları organ nakli ve bağışı konusunda 1. ve 4. sınıflar arasında anlamlı fark olduğunu göstersede, öğrencilerin bu konuda daha kapsamlı eğitimlerle desteklenmeleri gerektiği görülmektedir. Bu bağlamda özellikle hemşirelerin eğitim programları düzenlemesi önerilmektedir.
Objective: This research was conducted to determine the attitudes of the students from the Faculty of Health Sciences towards organ transplantation and donation.
Method: This descriptive study was carried out with the students of Faculty of Health Sciences. The study sample consisted of 419 students. "Personal Information Form" and "Students' Attitudes Towards Organ Transplantation and Donation Form" were used to evaluate the students.
Results: It was determined that 50.1% of the students were between 21- 23 and 69.5% were women. It was determined that 95.2% of the students had organ donation and 71.1% thought of making organ donation. The students' attitudes about organ transplantation and donation were found to be statistically significant between the 1st and 4th graders (p = 0.010).There was no significant difference in scale scores on the basis of schools (p = 0.667).
Conclusion: The results of the study showed that there is a significant difference between 1st and 4th graders about organ transplantation and donation, but it still shows that students should be supported with more comprehensive trainings. In this context, it is recommended that training programs of nurses should be restructured.

8.
Pediatri Kliniklerinde Çalışan Hemşirelerin Duygusal Zeka Düzeyleri İle Mizah Tarzları Arasındaki İlişki
Relationship Between Emotional İntelligence with Humor Styles of Nurses Working In Pediatric Clinics
Müjde Çalıkuşu İncekar, Banu Yurddaş, Elif Gökkaya, Sümeyye İbrahimoğlu, Suzan Yıldız
doi: 10.5222/jaren.2020.85856  Sayfalar 21 - 29
Amaç: Araştırma hemşirelerin duygusal zeka düzeylerini, mizah tarzlarını ve bunlar arasındaki ilişkiyi belirlemek amacıyla planlandı.
Yöntem: Araştırma Aralık 2017- Mart 2018 tarihleri arasında İstanbul’da iki hastanenin pediatri kliniklerinde çalışan 89 hemşire ile karşılaştırmalı-tanımlayıcı olarak yapıldı. Araştırmada tanıtıcı bilgi formu, Gözden Geçirilmiş Schutte Duygusal Zeka Ölçeği (SDZÖ) ve Mizah Tarzları Ölçeği (MTÖ) kullanıldı.
Bulgular: Hemşirelerin SDZÖ alt boyutu iyimserlik/ruh halinin düzenlenmesi ile MTÖ kendini geliştirici mizah (r: 0,255; p: 0,016), saldırgan mizah (r: 0,270; p: 0,016) ve kendini yıkıcı mizah (r: 0,237; p: 0,025) ve SDZÖ toplam puanları ile saldırgan mizah alt boyutu puanları arasında pozitif yönde istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki saptandı (r: 0,324; p: 0,002).
Sonuç: Araştırmada pediatri kliniğinde çalışan hemşirelerin duygusal zeka düzeylerinin ve olumsuz-sağlıksız mizah tarzları düzeyinin yüksek olduğu ve hemşirelerin duygusal zekaları arttıkça kendini geliştirici, kendini yıkıcı ve saldırgan mizah düzeylerinin arttığı sonucuna ulaşılmıştır.
Objective: The research was designed to determine the levels of emotional intelligence, humor styles, and the relationship between nurses.
Method: The research was conducted as a comparative-descriptive study with 89 nurses working in pediatric clinics of two hospitals in Istanbul between December 2017 and March 2018. An identification information form, the Modified Schutte Emotional Intelligence Scale (SEIS) and the Humor Styles Questionnaire (HSQ) were used in the study.
Results: There was a statistically significant positive correlation between optimism /mood regulation subscale with self-enhancing humor (r: 0.255; p: 0.016), aggressive humor (r: 0,270; p: 0.016) and self-defeating humor (r: 0.237; p: 0.025) and between SEIS total scores and aggressive humor subscale scores (r: 0,324, p: 0,002).
Conclusion: In the research, it has been reached that nurses working in the pediatric clinic had higher levels of emotional intelligence and negative-unhealthy humor styles and as the emotional intelligence of nurses increased, levels of self-enhancing, self-defeating and aggressive humor increased.

9.
Hastaların Hemşirelik Bakımından Memnuniyetleri ile Empatik Eğilim Düzeyleri Arasındaki İlişki
Relationship Between Nursing Satisfaction and Empathic Tendency Levels of Patients
Şenay Karadağ Arlı
doi: 10.5222/jaren.2020.86580  Sayfalar 30 - 35
Amaç: Bu araştırma, hastaların hemşirelik bakımından memnuniyetleri ile empati düzeyleri arasındaki ilişkiyi değerlendirmek amacıyla yapıldı.

Yöntem: Tanımlayıcı tipteki çalışma, Ağrı devlet hastanesinde Mart 2018-Haziran 2018 tarihleri arasında servislerde yatan ve çalışmayı kabul eden 297 hastanın katılımıyla yapıldı. Veriler Kişisel Bilgi Formu Newcastle Hemşirelik Bakımı Memnuniyet Ölçeği (NHBMÖ) ve Empatik Eğilim Ölçeği (EEÖ) ile toplandı.

Bulgular: Araştırmaya katılanların yaş ortalaması 48.27±18.75’ti. NHBMÖ toplam puan ortalaması ile gelir durumu açısından ise anlamlı fark olduğu belirlenmekle (p<0.01) birlikte EEÖ toplam puan ortalaması ile gelir durumu açısından anlamlı fark olmadığı bulundu (p>0.05). NHBMÖ toplam puan ortalaması ile hastanın yattığı servis açısında anlamlı fark olmadığı belirlenmekle (p>0.05), birlikte EEÖ toplam puan ortalaması ile hastanın yattığı servis açısından ise anlamlı fark olduğu bulundu (p<0.01).
Sonuç: Araştırmaya katılan hastaların hemşirelik bakımından memnuniyetleri ve empatik eğilim oranlarının iyi düzeyde olduğu belirlendi. Bu çalışmaya katılan hastaların memnuniyet düzeyleri ile empatik eğilim düzeyleri arasında pozitif yönde anlamlı bir ilişkili olduğu belirlendi.
Aim: This research was conducted to evaluate the relationship between nursing satisfaction and empathy levels of the patients.
Methods: The descriptive study was conducted with the attendance of 297 patients in Ağrı state hospital who agreed to work between March 2018 and June 2018. Data Personal Data Form was collected with Newcastle Nursing Care Satisfaction Scale (NNCSS) and Empathic Tendency Scale (ETS).
Results: The average age of the participants was 48.27 ± 18.75. It was determined that there was a meaningful difference between the NNCSS score and the income level (p <0.01), but there was no significant difference between the ETS average score and the income level (p> 0.05). It was determined that there was no significant difference between the NNCSS total point average and the hospitalized service (p> 0.05), and there was a significant difference between the ETS total point average and the hospitalized service (p <0.01).
Conclusion: Nursing satisfaction and empathic tendency ratios of the patients participating in the research were found to be at a good level. It was determined that there was a significant positive correlation between satisfaction levels and empathic tendency levels of patients participating in this study.

10.
Hemşirelerin Venöz Tromboemboli Risk Faktörleri ve Koruyucu Girişimlere Yönelik Bilgi Düzeylerinin Değerlendirilmesi
Evaluation of Nurses’ Knowledge Levels about Risk Factors for Venous Thromboembolism and Preventive Interventions
Kubra Karadogan, Zehra Durna, Semiha Akin
doi: 10.5222/jaren.2020.94834  Sayfalar 36 - 43
Amaç: Bu çalışma hemşirelerin venöz tromboemboli risk faktörleri ve koruyucu girişimlere yönelik bilgi düzeylerinin değerlendirilmesi amacıyla planlandı.
Yöntem: Bu çalışma tanımlayıcı-kesitsel nitelikte bir araştırmadır. Araştırma İstanbul’da özel bir hastanenin ve bir vakıf üniversitesine bağlı bir eğitim araştırma hastanesinde gerçekleştirildi. Örneklemi ilgili hastanelerde çalışan 111 hemşire oluşturdu. Veriler, araştırmacı tarafından oluşturulan bilgi formlarıyla elde edildi.
Bulgular: Örneklemin yaş ortalaması 25,26±4,30’dur ve %60,4’ü lisans mezunudur. Hemşirelerin sadece %31,5’i tromboemboli tedavisi, tromboemboliye yönelik koruyucu girişimler ve profilaksi konusunda hizmet-içi eğitim aldığını bildirdi. Venöz tromboemboliye İlişkin Bilgi Düzeyi Değerlendirme Formu puan ortalamaları hemşirelerin venöz tromboemboli risk faktörleri konusundaki bilgi düzeyinin en düşük olduğunu, venöz tromboemboliden korunmada farmakolojik olmayan girişimler, venöz tromboembolide farmakolojik girişimler, hemşirelik girişimleri ve hasta eğitimi konusundaki orta düzeyde bilgisi olduğunu göstermektedir.
Sonuç: Araştırma sonuçları hemşirelerin venöz tromboemboli gelişimine yönelik farmakolojik olmayan koruyucu girişimler konusundaki bilgi düzeylerinin geliştirilmesine gereksinim olduğuna işaret etmektedir. Bu bağlamda hemşirelere aralıklı periyotlar halinde venöz tromboemboli risk faktörleri ve koruyucu girişimlere yönelik kurum içi eğitim programları verilmelidir.
Objective: This study was planned with the aim of assessing the level of nurses' knowledge about risk factors for venous thromboembolism and preventive interventions.
Method: This study is a descriptive cross-sectional study. The research was conducted at a private hospital and an educational research hospital affiliated to a foundation university in Istanbul. The sample composed of 111 nurses working in the departments of the hospitals. The data were obtained with the questionnaires prepared by the researchers.
Results: The average age of the sample was 25.26±4.30 and 60.4% completed undergraduate degree. Only 31.5% of the nurses reported that they received in-service training on thromboembolic therapy, preventive interventions for thromboembolism, and prophylaxis. The average scores for the Venous Thromboembolism Assessment Form indicated that the level of knowledge among nurses about venous thromboembolic risk factors was the lowest, the level of knowledge about non-pharmacological interventions, venous thromboembolism pharmacological interventions, nursing interventions and patient education was the moderate level.
Conclusion: The results of the study suggest that nurses need to improve their knowledge of non-pharmacological protective interventions for the development of venous thromboembolism. In this context, internship training programs on venous thromboembolic risk factors and preventive interventions should be given to nurses in intermittent periods.

11.
Acil Travma Ünitelerinde Travma Şiddetine Göre Ağrı Giderme Yaklaşımlarının Retrospektif İncelenmesi
Retrospective Examination of Pain Relief Approaches According to Trauma Severity in Emergency Trauma Units
Züleyha Karadaş, Emel Yılmaz
doi: 10.5222/jaren.2020.50470  Sayfalar 44 - 52
Amaç: Araştırma; acil travma ünitelerinde travma şiddetine göre ağrı giderme yaklaşımlarının incelenmesi amacıyla planlandı ve uygulandı.
Yöntem: Tanımlayıcı ve kesitsel türdeki bu araştırmada 250 hasta dosyası incelendi. Dosyalar retrospektif olarak incelendi. Veri toplama aracı olarak; Kişisel bilgi formu, Kısaltılmış Yaralanma Değerlendirme Ölçeği (AIS), Visual Analog Skala (VAS), Glaskow Koma Skalası (GKS), Yaralanma Şiddet Skoru (ISS) ve Düzeltilmiş Travma Skoru (RTS) kullanıldı. Veriler SPSS 15,0 paket programında tanımlayıcı istatistikler ve Spearman Korelasyon analizi ile değerlendirildi.
Bulgular: Araştırmaya alınan hastaların yaş ortalaması 38,92±15,00 ve %60,4’ünün 38 yaş ve altında olduğu, grubun %64,4’ünü erkeklerin oluşturduğu, beden kitle indeksi ortalamasının 25,66±2,45 ve %64’ünün hafif şişman, %57,2’sinin lise mezunu, %78,4’ünün memur/işçi hastalar oluşturmuştur. Acil travma ünitelerinde travma nedeniyle yatmış hastaların puan ortalamaları sırası ile; AIS: 4,69±2,20, ISS: 5,09±2,52, GKS: 13,85±1,84, VAS: 5,87±1,92 ve RTS: 11,96±0,32 olarak saptandı.
Sonuç: Araştırma sonucunda hastaların yaralanma şiddetlerinin ciddi olmadığı, bilinç düzeylerinin açık, ağrılarının orta düzey olduğu ve tüm hastalara analjezik ilaç uygulaması yapıldığı belirlendi. Acil travma ünitelerinde tüm ekibin ağrı yönetiminde farmakolojik ve farmakolojik olmayan yöntemlere ilişkin farkındalık ve bilgi düzeyini arttıracak eğitim programlarının düzenlenmesi önerilmektedir.
Objective: The aim of the study was to investigate the pain relief approaches in emergency trauma units according to the severity of trauma.
Methods: The descriptive and cross-sectional study was reviewed at 250 patient records. As data collection tool, personel characteristics form, Abbreviated Injury Assessment Scale (AIS), Visual Analog Scale (VAS), Glasgow Coma Scale (GCS), Injury Severity Scale (ISS) and Revized Trauma Score (RTS) were used. Descriptive statistics and Spearman correlation analysis were used in the SPSS 15,0 package program.
Results: The mean age of the patients was 38,92±15,00. 60,4% were 38 years and below, and 64,4% of the group were males and the mean body mass index was 25,66±2,45 and 64% were overweight and 57,2% were high school graduates and 78,4% were civil/workers. The mean scores of the patients on the scales AIS: 4,69±2,20, ISS: 5,09±2,52, GCS: 13,85±1,84, VAS: 5,87±1,92 and RTS: 11,96±0,32, respectively, in emergency trauma units.
Conclusion: As a result of the study, it was determined that the severity of injury was not serious, the level of consciousness was open, the level of pain was moderate and analgesic administration was performed for all patients. In emergency trauma units, it is suggested that the training programs of the all team member should be organized to increase awareness and knowledge of pharmacological and non-pharmacological methods in pain management.

12.
Bursa İli Merkez İlçelerindeki Sağlıklı Yaşam Merkezlerini Tercih Eden Bireylerin Beslenme ve Fiziksel Aktivite Düzeyleri ile Beden Kitle İndeksi Arasındaki İlişki
The Relationship Between Nutrition and Physical Activity Levels and Body Mass Index of Individuals Who prefer Healthy Living Centers in Central Districts of Bursa Province
Eda Ünal, Aysel Özdemir
doi: 10.5222/jaren.2020.80764  Sayfalar 53 - 60
Amaç:
Bu çalışma, Bursa merkez ilçeleri sağlıklı yaşam merkezlerine gelen bireylerin beslenme davranışları ve fiziksel aktivite düzeylerinin BKİ’ne etkilerini belirlemek amacıyla planlandı.
Gereç ve Yöntem:
Araştırma tanımlayıcı ve kesitsel özellikte planlandı. Araştırmanın verileri, 15 Kasım-15 Şubat 2018 tarihleri arasında Bursa ili merkez ilçeleri Osmangazi, Nilüfer, Yıldırım sağlıklı yaşam merkezlerinin obezite birimine ilk defa başvuran bireyler arasından, bilgilendirilmiş onay veren 195 kişiden toplandı. Araştırmanın verileri literatür taraması yapıldıktan sonra oluşturulan anket formu kullanılarak toplandı.
Bulgular: Araştırmaya katılan bireylerin yaş ortalaması 43.17 ±10,5 yıldır. Araştırmaya katılan bireylerin %61,5’i obezdir. Beslenme bilgileri, hızlı yeme durumları, fazla miktarda yemek yeme, unlu hamur işi tüketimi durumu, beyaz et ağırlıklı beslenmeye dikkat etme ve fastfood besin tüketimi ile BKİ arasında anlamlı ilişki bulunmuştur(p<0,05). Düzenli fiziksel aktivite yapma ile BKİ arasında anlamlı ilişki saptanmamış olmasına rağmen bireylerin yaptığı orta dereceli aktivite ve yürüyüşün dakikasıyla ve bireylerin BKİ değerleri pozitif yönlü korelasyon gösterdiği saptandı(p<0,05).
Sonuç: Obezite oranı %61,5 tespit edilmiştir. Geleneksel yeme alışkanlıklarımızın doğru beslenme alışkanlıklarıyla modifiye edilerek ve bireylere fiziksel aktiviteyi artırmaları gerekliliği öğretilerek obezite riskinin azaltılması için programlar düzenlenmesi önerilebilir.
Anahtar kelimeler: Obezite, BKİ, yeme davranışları, fiziksel aktivite, beslenme
Objective: Theaim of thisstudywastodeterminetheeffects of nutrition a behaviorsandphysicalactivitylevels on the BMI of individuals in Bursa centraldistricts.
Materials and Methods: The study was planned as descriptive and cross-sectional. The data of the study was collected from 195 people who gave informed consent from the individuals who applied to the obesity unit of the central districts of Osmangazi, Nilüfer, Yıldırım health centers between 15 Novemberand 15 February 2018. The data of the study were collected by using a questionnaire form which was prepared after literature review.
Results: The meanage of the participants was 43.17 ± 10.5 years. Of the participants, 61.5% were obese. Nutritional in formation, fast eating conditions, large amounts of food, bakery consumption status, white meat weighted feding attention and fastfood food consumption was found to be a significantly associated with BMI(p<0,05). Although there was no significant relationship between regular exercise and BMI, it was found that individuals BMI values were positively correlated with the minute of walking and moderate activity (p<0,05).
Conclusion: Obesity rate was 61.5%. It can be suggested that programs should be organized to reduce the risk of obesity by changing the traditional eating habits with the correct eating habits and by teaching individuals to increase physical activity.
Keywords: Obesity, BMI, eating behavior, physical activity, nutrition

13.
Transpediküler Fiksasyon Cerrahisinde Vida Sayısı ile Hastanede Yatış Süresi Arasındaki İlişki
The Relationship Between Screws Number and Length of Stay in Transpedicular Fixation Surgery
Özlem İbrahimoğlu, Eda Akyol
doi: 10.5222/jaren.2020.16878  Sayfalar 61 - 66
Amaç: Bu çalışma transpediküler vida fiksasyonu (TPF) cerrahisinde uygulanan vida sayısı ile hastanede yatış süresi arasındaki ilişkinin belirlenmesi amacıyla yapılmıştır.
Yöntem: Retrospektif tanımlayıcı tipteki bu çalışmada veriler, etik kurul izni sonrası İstanbul’da bir eğitim ve araştırma hastanesinin nöroşirurji servisinde, Ocak 2017-Ocak 2018 tarihleri arasında dejeneratif disk hastalığı nedeniyle TPF ameliyatı olan hastaların kayıtları retrospektif olarak incelenerek elde edilmiştir. Veriler sayı, yüzde, ortalama, Ki-kare testi, bağımsız örneklem t testi, Mann-Whitney U testi ve Pearson korelasyon analizi ile değerlendirilmiştir.
Bulgular: Çalışmada, toplam 46 hastaya TPF ameliyatı yapılmış olup, bu hastaların 33 (%71,7)' ü kadındır. Hastaların yaş ortalamaları 62,39±12,7 ve beden kitle indeks ortalamaları 27,45±4,62 olarak tespit edilmiştir. Bu hastalara ortalama 7±3 vida implante edilmiştir. Ayrıca, bu vidaların büyük çoğunluğu lomber bölgeye uygulanmış, hastalar ameliyat sonrası ortalama 4,1±2,2 hastanede kalmış ve tüm hastalar ameliyat sonrası birinci gün mobilize edilmiştir.
Sonuç: TPF ameliyatı; hastanede kalış süresinin kısa, kan kaybının az olması, erken mobilizasyon sağlaması ile güvenilir bir yöntemdir. Ameliyat sonrası mobilizasyonun hızlı olması dolayısı ile taburculuk süresi ve sosyal hayata dönüş hızlanmaktadır. Bu çalışma sonucunda ameliyat sırasında uygulanan vida sayısı ile hastanede yatış süresi arasında anlamlı bir ilişki bulunmamıştır.
Objectives: This study was carried out to determine the relationship between the number of screws applied at the transpedicular screw fixation surgery and the length of stay at the hospital.
Methods: In this retrospective descriptive type study, after the approval of the ethics committee, data were obtained retrospectively from records of patients with transpedicular fixation surgery due to degenerative disc disease between January 2017 and January 2018 in a neurosurgeon service of an education and research hospital in Istanbul.
Results: In the study, total 46 patients underwent surgery and 33 (71,7%) of these patients were females. Mean age of the patients was 62,39±12,7 and mean body mass index was 27,45±4,62. An average of 7±3 screws was implanted in this patient. In addition, the majority of these screws were applied to the lumbar region, and the patients lenght of stay was 4,1±2,2 days postoperatively, and all patients were mobilized on the first postoperative day.
Conclusion: Transpedicular fixation surgery is a reliable method with short duration of hospital stay, low blood loss and early mobilization with early returning to social life. As a result of this study, there was no significant relationship between the number of screws applied during surgery and the length of hospital stay.

14.
Kadınların Postpartum Kontraseptif Tercihleri ve Tutumları
Postpartum Contraseptive Choice and Attitudes of Women
Nuray Egelioğlu Cetişli, Melike Kahveci, Sabiha Işık, Aycan Hacılar
doi: 10.5222/jaren.2020.37233  Sayfalar 67 - 72
Amaç: Bu çalışmanın amacı kadınların postpartum kontraseptif tercihlerini ve tutumlarını belirlemektir.
Yöntem: Tanımlayıcı ve kesitsel tipteki bu araştırma, İzmir’deki üç eğitim araştırma hastanesinin kadın doğum ve yenidoğan poliklinikleri ile emzirme odalarında yürütülmüştür. Verileri toplamak amacıyla “Birey Tanıtım Formu” ve “Aile Planlaması Tutum Ölçeği” kullanılmıştır. Çalışmaya postpartum altıncı hafta ile 12.ay arasında ve evli olan, Türkçe konuşabilen ve araştırmaya katılmayı kabul eden toplam 253 kadın dahil edilmiştir.
Bulgular: Postpartum kadınların %92,1’i kontraseptif yöntem kullanmayı düşünüyor ve yöntem kullanmayı düşünenlerin %82,4’ü modern bir yöntem, %14,6’sı ise geri çekme yöntemini kullanmayı planlamaktadır. Çalışmada eğitim durumu, gelir durumu, aile yapısı, eşinin eğitim durumu, yaşayan çocuk sayıları, küretaj varlığı, doğum şekli, daha önce herhangi bir kontraseptif yöntem kullanmış olma durumunun aile planlamasına ilişkin tutumu etkileyen faktörler olduğu belirlenmiştir.
Sonuç: Doğum sonu aile planlaması hizmetleri özellikle doğumlar arasındaki sürenin ve doğum sayısının bilinçli bir şekilde planlanmasını sağlayarak, anne ve çocukların sağlığını koruma ve geliştirmeye katkı sağlayacağı için bu dönemdeki kadınların eğitimi konusunda sağlık çalışanlarının farkındalıkları arttırılmalıdır.
Objective: The aim of the study is to determine postpartum contraceptive preference and attitudes of women.
Method: It was a cross-sectional and descriptive study and conducted in three education research hospital in Izmir in their obstetrics and gynecology policlinics and lactation rooms. “Individual Identification Form” and “Family Planning Attitude Scale” was used to collect data. 253 women were accepted in the study who were in postpartum 6th week-12th month, married, speaking native Turkish and that were accepted to participate in the study.
Results: 92.1 % of postpartum women were thinking to use contraceptive methods, 82.4% of these women were planning to use a modern method and 14.6% of them were planning to use coitus interraptus method. In this study it was found that education level, income level, family structure, education level of partner, number of children, presence of abortion, type of the birth, using any contraceptive method before were affecting factors on attitudes of family planning.
Conclusion: Awareness of health professionals should be heightened on education of women in postpartum period because family planning service after the birth will ensure conscious planning of birth number and the interval between births. This will contribute protecting and developing health of mothers and children.

15.
Normal Doğum Deneyiminin Emzirme Üzerine Etkisi
The Impact of the Experience of Normal Delivery on Breastfeeding
Gulennur Suar, Kader Mert
doi: 10.5222/jaren.2020.64935  Sayfalar 73 - 79
Amaç: Bu araştırmanın amacı kadınların normal doğumda yaşadıkları deneyimin emzirme üzerine olan etkisinin incelenmesidir. Yöntem: Kesitsel tanımlayıcı bir araştırmadır. Araştırmanın örneklemini bir devlet hastanesinde 03.04.2017-02.10.2017 tarihleri arasında normal doğum sonrası kadın doğum servisinde yatan araştırma kriterlerine uygun ve araştırmayı Kabul eden kadınlar oluşturmaktadır (n: 367). Bulgular: Katılımcılardan 3-4 çocuğu olan, emzirme döneminde destek alan ve memelerinin yeterince boşaldığını düşünen kadınlar daha başarılı emzirme tekniğine sahiptirler(p<.05). Orta düzeyde doğum korkusu yaşayan katılımcılar; yüksek ya da klinik düzeyde doğum korkusu yaşayan katılımcılara göre daha olumlu bir emzirme tutumuna sahiplerdir(p<.05). Orta ve klinik düzeyde doğum korkusu yaşayan kadınlar yüksek derecede doğum korkusu yaşayan kadınlara göre emzirme teknikleri daha başarılıdır (p<.05). Sonuç: Normal doğum yapan kadınların yüksek derecede doğum korkusu yaşadıkları ve bunun da emzirmelerini olumsuz etkilediği bulunmuştur.
Objectives: The aim of this research is to examine the impact of women’s experience with normal delivery on breastfeeding. Methods: The study is of cross-sectional descriptive design. The study sample consisted of women (n: 367) who matched the study criteria, were patients in the maternity ward of a state hospital during the period April 3, 2017 - October 2, 2017 after normal delivery and had consented to participate in the research. Results: The breastfeeding techniques of participants who had 3-4 children, received support during breastfeeding and believed that their breasts had been sufficiently emptied during the breastfeeding were more successful (p<.05). Participants who experienced a moderate fear of childbirth had a more positive attitude toward breastfeeding compared to those who had a high or clinical level of fear of childbirth (p<.05). The breastfeeding techniques of those with moderate and clinical-level fear of childbirth were more successful that of women who had a high level of fear of childbirth (p<.05). Conclusion: It was found that women who had experienced normal delivery had a higher level of fear of childbirth and this had a negative impact on their breastfeeding.

16.
Hemşirelik Öğrencilerinin Girişimcilik Algısına Cinsiyet Ve Diğer Faktörlerin Etkisi
The Effect Of Gender And Other Factors On The Entrepreneurship Perception Of Nursing Students
Işık Atasoy, Ayşe Beyza Aktaş
doi: 10.5222/jaren.2020.89421  Sayfalar 80 - 88
Amaç: Hemşirelik öğrencilerinin girişimcilik özellikleri ve girişimcilik düzeylerini etkileyen faktörleri saptamak amacıyla planlanmış tanımlayıcı kesitsel tipte bir çalışmadır.
Gereç ve Yöntem: Bu çalışma, bir devlet üniversitesine ait Sağlık Bilimleri Fakültesi, 2017-2018 eğitim öğretim yılı 2. 3. ve 4. sınıf Hemşirelik bölümünde okuyan gönüllü 251 (%50) öğrenciyle yapıldı. Veri toplama aracı olarak araştırmacı tarafından literatür taranarak 14 maddeden oluşan kişisel bilgi formu ve 36 maddeden oluşan 2009 yılında Yılmaz ve Sünbül tarafından Türkçe geçerlilik ve güvenilirliği yapılan “Üniversite Öğrencileri Girişimcilik Ölçeği” kullanıldı. Veriler SPSS 16.0 programı ile analiz edildi.
Bulgular: Araştırmaya gönüllü olarak katılan 251 öğrencinin yaş ortalaması 21.06 ± 1.80’dir. %82,1’i kadın, %17,9’u erkektir. %31,1’nin gelir seviyesi 1000-2000TL arasında, ailelerin %71’i kendi işi değil, %59,4’nün kendilerine ait iş fikri olmadığı, %76.1’nin daha önce girişimcilik faaliyetinde bulunmadığı tespit edildi. Çalışmanın Üniversite Öğrencilerinin Girişimcilik Ölçeği cronbach alfası 0,95’tir. Hemşirelik öğrencilerinin girişimcilik ölçeğinden aldıkları minimum toplam puan 47, maksimum toplam puan 178, ortalama 127,36 olarak belirlendi. Öğrencilerin girişimcilik puan ortalamalarının yüksek girişimcilik aralığında olduğu görüldü.
Sonuç: Erkek öğrencilerin kız öğrencilere göre daha fazla girişim faaliyetinde bulunduğu, kendine ait iş fikri olan, sosyal sorumluluk projesinde yer alan, anne veya babasının kendi işi olan, girişimcilik faaliyetinde bulunan, öğrencilerin ruh durumlarına ve yabancı dil seviyelerine göre girişimcilik düzeyleri arasında istatistiksel olarak anlamlı fark bulundu. Sınıf, anne eğitim durumu, baba eğitim durumu, anne veya babanın kamuda çalışması, aile gelir seviyeleri ve öğrencinin aylık harcaması ile girişimcilik düzeyi arasında istatistiksel olarak anlamlı fark bulunamadı.
Aim: A descriptive cross-sectional study designed to identify entrepreneurial characteristics and the factors affecting entrepreneurship the level of nursing students.

Materials and Methods: This study was carried out by 251 (50%) volunteers from the Health Sciences Faculty of a state university, 2017-2018 academic year 2nd, 3rd and 4th class nursing departments. As a data collecting tool, the literature was searched by the researcher and a personal information form consisting of 14 items was used and the University Student Entrepreneurship Scale was used by Yilmaz and Sünbül in 2009, which consist of 36 items and validity and reliability in Turkish. Data were analyzed with the SPSS 16.0 program.

Results: The average age of 251 students voluntarily participating in the survey was 21.06 ± 1.80. 82.1% were female and 17.9% were male. 31.1% of the income level is between 1000-2000TL, 71% of the families are not self-employed, 59.4% are not their own business idea, 76.1% of them did not have entrepreneurship activity before. In our study, the Cronbach's alpha for the Entrepreneurship Scale of University Students was 0.95 and was considered reliable for our sample. The minimum total score of the nursing students' entrepreneurship scale was 47, the maximum total score was 178, and the average was 127.36. It was observed that the average entrepreneurship scores of the students were in the high entrepreneurial range.

Conclusion: Based on the effect of gender and other factors on the entrepreneurship perception of nursing students, the following is summary of the work:
• The comparing the entrepreneurial intention of female and male students is different. The tendency of male students are higher than female students, in another words, male students are more entrepreneurial tendency than female,
• There are significant difference between on tendency level of entrepreneurial with a own business idea,

17.
Hastanede Çocuklara Bakım Veren Hemşirelerin Aile Merkezli Bakım Yaklaşımını Kullanma Durumlarının İncelenmesi
Examination of the Status of Nurses Using Family-Centered-Care While Giving Health Care to Children at Hospitals
Özlem Öztürk Şahin, Aysel Topan, Özge Karakaya Suzan, Tancu Canbaz
doi: 10.5222/jaren.2019.07830  Sayfalar 89 - 96
Amaç: Bu çalışma, hastanede çocuklara bakım veren hemşirelerin uygulamalarında aile merkezli bakım yaklaşımını kullanma durumlarının incelenmesi amacıyla yapılmıştır.

Yöntem: Kesitsel tipte olan bu çalışma, 1 Ekim-1 Aralık 2015 tarihleri arasında Karabük ilinde yer alan üniversite, devlet ve özel olmak üzere üç farklı hastanede yapılmıştır. Çalışma, bu hastanelerde çocuk hastalarının yattığı kliniklerde görev yapan ve çalışmaya katılmayı kabul eden 173 hemşirenin katılımı ile gerçekleştirilmiştir. Veriler anket formu ile toplanmış, verilerin değerlendirilmesinde istatistiksel analizler kullanılmıştır.

Bulgular: Hemşirelerin %42,2’sinin aile merkezli bakım ile ilgili bilgi sahibi olmadığı saptanmıştır. Aile merkezli bakım için, hemşirelerin %59’u kurumlarda uygulanmadığını, %59,5 ise kendisinin uygulamadığını belirtmiştir. Hemşirelerin aile merkezli bakımı uygulama durumu ile çalıştıkları klinik (p=0,030), çalışma yılı (p=0,012) ve aile merkezli bakım ile ilgili bilgi sahibi olma durumu (p=0,000) arasında istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmıştır.

Sonuç: Çalışmada, hemşirelerin yarıdan fazlasının aile merkezli bakım yaklaşımını uygulamadığı saptanmıştır. Çocuk ile ilgili kliniklerde çalışan ve aile merkezli bakım ile ilgili bilgi sahibi olan hemşirelerin, aile merkezli bakım yaklaşımını daha fazla uyguladıkları sonucuna varılmıştır.
Objectives: This study was performed in order to examine the status of nurses using family centered care approach while giving health care to children at hospitals.

Methods: This cross-sectional study was performed in three different university, state and private hospitals in Karabuk province between 1st of October and 1st of December, 2015. The study was performed with 173 nurses who were working in the clinics where the child patients were hospitalized and who accepted to participate in the study. Data were collected by using a survey form and statistical analyses were used to evaluate the data.

Results: Of all nurses, 42.2% of them did not have knowledge about family-centered care. Besides, 59% of them stated that the family-centered care was not applied in institutions and 59.5% of them stated that they did not apply this approach. It was detected that there was a significant difference between the status of nurses applying the family-centered care and the knowledge of nurses regarding the family-centered care (p=0.000), year of nurses working (p=0.012), and the clinics where nurses were working (p=0.030).

Conclusion: In the study, it was determined that more than the half of the nurses did not apply the family-centered care approach. It is concluded that nurses who work in child clinics and who have knowledge about the family-centered care apply this approach more often compared to other nurses.

18.
Doğumun Şekli ve Doğumda Alınan Anestezi Türü Doğum Sonu Konforu Etkiler mi?
Do Delivery Method and Anesthesia Type at Delivery Affect Postnatal Comfort Levels?
Aslı Sis Çelik, Erkan Cem Çelik
doi: 10.5222/jaren.2020.46704  Sayfalar 97 - 108
Amaç: Bu çalışma doğum şeklinin ve doğumda alınan anestezi türünün doğum sonu konfor düzeyine etkisinin belirlenmesi amacıyla yapılmıştır.
Yöntem: Karşılaştırmalı tanımlayıcı tipte olan bu çalışma Türkiye’nin doğusundaki bir ilde bulunan bir üniversite hastanesinin obstetri servisinde yapılmıştır. Araştırmanın evrenini, Ocak-Aralık 2015 tarihleri arasında obstetri servisinde doğum yapan lohusaların tümü oluşturmuştur. Araştırmanın örneklemi; evrenin bilindiği durumlarda kullanılan örneklem büyüklüğü formülüne göre hesaplanmış, örneklem kriterlerine uyan ve çalışmaya katılmayı kabul eden 131’i genel anestezi ile 138’i rejyonel anestezi ile sezaryen olan ve 136’sı anestezi almadan vajinal doğum yapan toplam 405 lohusa çalışma kapsamına alınmıştır. Verilerin toplanmasında “Anket formu” ve “Doğum Sonu Konfor Ölçeği” kullanılmıştır.
Bulgular: Lohusaların doğum şekline ve aldıkları anestezi türüne göre Doğum Sonu Konfor Ölçeği alt boyutları ve toplam puan ortalamaları arasındaki farkın istatistiksel olarak anlamlı olduğu saptanmıştır (p<0.05). Lohusaların doğum şekli ve aldıkları anestezi türüne göre doğum sonu dönemde bazı sorunları yaşama durumları arasındaki farkın anlamlı olduğu belirlenmiştir (p<0.05).Lohusaların doğum sonu yaşadıkları sorunlara göre Doğum Sonu Konfor Ölçeği toplam puan ortalamaları arasındaki farkın anlamlı olduğu saptanmıştır (p<0.05).
Sonuç: Vajinal doğum yapan lohusaların sezaryen olanlara göre, rejyonel anestezi ile sezaryen olanların da genel anestezi ile sezaryen olanlara göre doğum sonu konfor düzeylerinin daha iyi düzeyde olduğu belirlenmiştir.
Objectives: This study was conducted in order to determine postpartum comfort levels of mothers giving vaginal delivery and mothers having cesarean section using different as well as some effective factors.
Methods: This comparative and descriptive study was conducted in obstetrics service of a university hospital in a city in eastern Turkey. The population of the study was consisted of all of the women who gave birth in the obstetrics service between January and December 2015. The sample of the study was calculated according to formula of sample size used in cases that population is known and totally 405 postpartum women including 131 women having cesarean section under general anesthesia, 138 women having cesarean section under regional anesthesia and 136 women giving vaginal birth, who all agreed to participate in the study, were included in the study. “Questionnaire” and “Postpartum Comfort Scale” were used to collect the data.
Results: The difference between the Postpartum Comfort Scale sub-dimensions and total score averages were found to be statistically significant according to the type of delivery and the type of anesthesia they received (p<0.05). It was found that the difference between experiencing some problems in postpartum period was significant according to the women's type of delivery and the type of anesthesia they received (p<0.05). It was found that the difference between the postpartum comfort scale total score averages were found to be significant according to experiencing some problems in postpartum period (p<0.0).
Conclusion: It was found that postpartum comfort levels of women giving vaginal delivery was higher than women having cesarean section and women having cesarean section under regional anesthesia was higher than women having cesarean section under general anesthesia.

19.
Babaların Sosyo- Demografik Özelliklerinin Eş Desteği ve Emzirme Başarısına Etkisi
Impact of Father's Socio-Demographic Characteristics on Partner Support and Breastfeeding Success
Ayşe Metin, Sevin Altınkaynak
doi: 10.5222/jaren.2020.68552  Sayfalar 109 - 116
Amaç: Bu çalışma babaların sosyo- demografik özelliklerinin eş desteği ve emzirme başarısına etkisini değerlendirmek amacıyla planlanmıştır.
Yöntem: Tanımlayıcı ve kesitsel yapılan araştırma, Mayıs - Kasım 2017 tarihleri arasında 0- 24 ay bebeğe sahip özel bir bakım evinde çalışan veya çocuğu bu bakımevinde bakılan 78 baba çalışma kapsamına alınarak gerçekleştirildi. Gönüllü babalara yirmi sorudan oluşan anket formu dolduruldu. Verilerin değerlendirilmesinde yüzde, aritmetik ortalama, frekans ve Ki-kare analizi kullanıldı.
Bulgular: Yaşı 20- 30 yıl, üniversite mezunu, kentsel bölgede yaşayan, tek çocuğa sahip, ekonomik durumu yüksek ve çekirdek aileye sahip olan babaların, gebelik kararını eşi ile birlikte alma, gebelik kontrollerine gitme, baba adayı eğitim programına katılma, eşi ile anne sütü ve yararları hakkında konuşma oranlarının istatistiksel olarak anlamlı derecede daha yüksekdi (p<0.05). Eş desteği veren babaların çocuklarının tamamı sadece anne sütünü 6 ay aldığı ve eş desteği veren- vermeyen babaların çocuklarının toplam anne sütü alma süreleri arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark olduğu saptandı (p<0.05).
Sonuç: Yaşı 20- 30 yıl, üniversite mezunu, kentsel bölgede yaşayan, tek çocuğa sahip, ekonomik durumu yüksek ve çekirdek aileye sahip olan babaların eşlerini desteklediği, emzirmeye olumlu baktığı ve eş desteği alan annelerin emzirme başarılarının yüksek olduğu saptandı.
Objectives: This study is planned to evalute the impact of father's socio-demographic characteristics on partner support and breastfeeding success.
Methods: Descriptive and cross-sectional study, 78 fathers who work at private day care home and have 0- 24 monthly babies or fathers who bring to 0-24 monthly babies in this day care home were included in the study between May-November 2017. A questionnaire including 20 questions were filled by voluntereed fathers. In analysis of the data, percentage, arithmetic average, frequency and Chi-Square Test were used.
Results: It was found that the fathers aged 20-30 years, graduated from university, live in urban area, have one child, have higher economic status and have nuclear family were statistically significantly higher rates of getting the pregnancy decision with their wife, go to pregnancy control, participating training programme for father, talking about breastfeeding and benefits with their wife (p<0.05). It was found that the children of fathers who give partner support were breastfed for 6 months and there were statistically significant difference between fathers who gave support for their partners and fathers who did not give any support for their partners (p<0.05).
Conclusion: The study showed that fathers who are between 20-30 years old, graduated from university, live in urban area, have one child, have higher economic status and elementary family supports their partners, looks breatfeeding positive and mothers who are supported by their husbands have higher success on breastfeeding.

20.
Ebelik Öğrencilerinin Erkek Ebelere İlişkin Görüşleri veToplumsal Cinsiyet Rol Tutumları Arasındaki İlişki
The Relationship Between Midwifery Students' Opinions of Male Midwives and Gender Role Attitudes
Emel Bahadır Yılmaz, Hafize Ekin
doi: 10.5222/jaren.2020.93685  Sayfalar 117 - 124
Amaç: Bu araştırmada ebelik öğrencilerinin erkek ebelere ilişkin görüşleri ile toplumsal cinsiyet rollerine yönelik tutumları arasındaki ilişkinin ve eğitimin toplumsal cinsiyet rolleri üzerindeki etkisinin belirlenmesi amaçlanmıştır.
Yöntem: Araştırmanın evrenini, Giresun Üniversitesi Sağlık Bilimleri Fakültesi Ebelik Bölümü’nde 2016-2017 eğitim-öğretim yılında okuyan 263 ebelik öğrencisi oluşturmuş ve 243 öğrenci ile çalışma tamamlanmıştır. Veriler “Bilgi Formu” ve “Toplumsal Cinsiyet Rolleri Tutum Ölçeği (TCRTÖ)” ile toplanmıştır. Verilerin değerlendirilmesinde tanımlayıcı istatistikler ile ANOVA ve bağımsız gruplarda t testi kullanılmıştır.
Bulgular: Erkek ebelere ilişkin olumlu görüşlere sahip olan öğrencilerin TCRTÖ puan ortalamaları, olumsuz görüşlere sahip olan öğrencilere göre daha yüksektir (p<0.05). Toplumsal cinsiyet eşitliği dersi alan öğrencilerin TCRTÖ puan ortalamaları (161.38±14.90) dersi almayan öğrencilerin TCRTÖ puan ortalamalarından (151.59±13.76) yüksek olup aradaki fark istatistiksel açıdan anlamlı bulunmuştur (p<0.05).
Sonuç: Elde edilen sonuçlara göre ebelik mesleğinde erkek ebelerin yer alması gerektiğine ve mesleğin gelişimine olumlu katkı vereceğine inanan öğrencilerin daha eşitlikçi toplumsal cinsiyet rol tutumlarına sahip oldukları söylenebilir.
Aim: In this study, it was aimed to determine the relationship between midwifery students' opinions of male midwives and gender role attitudes and the effect of education on gender roles.
Method: The setting of the research was formed by 263 midwifery students studying at the Giresun University Health Sciences Faculty Midwifery Department during the 2016-2017 academic year and the study was completed with 243 students. Data were collected by "Information Form" and "Gender Roles Attitude Scale (GRAS)". Descriptive statistics and ANOVA were used in the evaluation of the data and t-test was used in the independent samples.
Results: The mean GRAS score of the students who had positive opinions on male midwives was higher than that of the students who had negative opinions on male midwives (p <0.05). The mean GRAS score of the students who got gender equality course was (161.38 ± 14.90) was higher than that of the students who did not attend the course (151.59 ± 13.76). The difference was found statistically significant (p <0.05).
Conclusion: According to the results obtained, it can be said that the students who believe that male midwives should be included in the midwifery profession and contribute positively to the development of the profession have a more egalitarian gender role attitude.

21.
Hemşirelik Öğrencilerinin Profesyonel Değer Algılarının Belirlenmesi
Determination of Professional Values of Nursing Students
Hülya Elmalı
doi: 10.5222/jaren.2020.59272  Sayfalar 125 - 131
Amaç: Bu araştırma hemşirelik öğrencilerinin mesleki profesyonel değer algılarının belirlenmesi amacıyla yapılmıştır.
Yöntem: Tanımlayıcı tipteki çalışma, Eylül 2015 tarihinde bir vakıf üniversitesinde eğitim gören ve araştırmaya katılmayı kabul eden 130 hemşirelik bölümü öğrencisi ile gerçekleştirilmiştir. Araştırmanın verileri Tanıtım Formu ve Hemşirelerin Profesyonel Değerleri Ölçeği(HPDÖ) kullanılarak toplanmıştır. Verilerin değerlendirilmesinde sayı, yüzdelik hesaplamalar, ortalama ölçüleri, Mann Whitney U Testi, Kruskal Wallis Testi, Tek yönlü varyans analizi ve Tukey testi kullanılmıştır.
Bulgular: Araştırma bulgularına göre çalışmaya katılan öğrencilerin %83.1’i kadın olup, yaş ortalaması 19.5±1.7’dir. Öğrencilerin %36.9’u iş bulma kolaylığı, %34.6’sı sevdiği için bu bölümü seçtiğini, %4.6’sı ise bölümünden memnun olmadığını ifade etmiş olup herhangi bir bilimsel toplantıya katılanların oranı %68.5’tir. Öğrencilerin HPD֒ den aldıkları toplam puan ortalaması 120.2±1.4 olarak bulunmuş olup puan ortalamaları sınıflar arasında karşılaştırıldığında ise istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık olduğu belirlenmiştir(P˂0.05). HPDÖ alt boyutlarına bakıldığında insan onuru ve otonominin değerlendirilmesi sonucunda sınıflar arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulunmazken; sorumluluk, harekete geçme ve güvenlik alanlarında sınıflar arasında istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık bulunmakta olup(P˂0.05); üçüncü sınıf öğrencilerinin diğer sınıflardan daha yüksek puan ortalamaları olduğu belirlenmiştir. Aynı zamanda bilimsel etkinliklere katılanların puan ortalamalarının katılmayanlara göre daha yüksek olduğu belirlenmiştir.
Sonuç: Çalışma sonucunda öğrencilerin profesyonel değer algılarının yüksek olduğu ve sınıflarına göre farklılık gösterdiği; sınıf arttıkça değer algısının da arttığı belirlenmiştir. Bilimsel etkinliklere katılımın profesyonel değer algısını olumlu yönde etkilediğinden öğrencilerin bu etkinliklere katılımları teşvik edilmelidir.
Aim: The research was conducted to determine the nursing students’ professional value perception.
Methods: The descriptive study was conducted in September 2015 with 130 nursing students studying at a foundation university and accepting to participate in the research.. Data were collected using a socio-demographic form and Nurses Professional Values Scale(NPVS). Data were assessed using, number and percentage calculations, average dimensions, Mann Whitney U Test, Kruskal Wallis Test, One way variance analysis and Tukey test.
Results: According to the findings; 83.1 % of students who participated in the work were women, the averageage of the nursing students was 19.5±1.7. 36.9% of students choosed nursing because of find job easily, 34.6%of student schoosed nursing because of love and 4.6% of students weren’t satisfied with the nursing. The proportion of participants in a scientific meetings was 68.5%. The NPVS total mean score of studentswas120.2±1.4. The classes were compared between average observed statistically significant difference(P˂0.05). When the NPVS subscales were examined, there was no statistically significant difference between the classes as a result of the evaluation of human honor and autonomy. And there was a statistically significant difference between the classes in responsibility, mobility and security areas third grade students have higher scores than other classes. At the same time, it was determined that the mean scores of the participants in the scientific activities were higher than those who did not.
Conclusion: As a result of the study, the students' perception of professional values is high and varies according to their classes; As the class increased, the value perception increased. The participation of students in these activities should be encouraged as participation in scientific activities positively affects the perception of professional value.

22.
Primipar ve Mulitpar Gebelerin Prenatal Bağlanmalarını Etkileyen Faktörlerin Değerlendirilmesi
Evaluation Of Factors Affecting Prenatal Attachment In Primipara And Multipara Women
Dilek Coşkuner Potur, Yeliz Doğan Merih, Nurdan Demirci
doi: 10.5222/jaren.2020.65265  Sayfalar 132 - 140
Giriş: Prenatal bağlanma ebeveynler ve doğmamış çocukları arasında gebelik döneminde kurulan duygusal bir bağdır. Çalışma, gebelikte prenatal bağlanmayı etkileyen faktörleri değerlendirerek, gebelerin bağlanma konusunda gerekli hemşirelik desteğinin sağlanmasında öneriler geliştirebilmek amacı ile planlanmıştır.
Gereç ve Yöntem: Kesitsel ve tanımlayıcı nitelikte olan çalışmanın evrenini, İstanbul ili Anadolu yakasında bulunan Kadın ve Çocuk Hastalıkları Eğitim ve Araştırma Hastanesinin gebe izlemine Ocak - Mayıs 2015 tarihleri arasında başvuran gebeler oluşturmuştur. Örnekleme alınma kriterlerine uyan ve çalışmaya katılmaya gönüllü 303 gebe dahil edilmiştir. Veriler, gebelerin demografik, bireysel ve gebelik özelliklerinin yer aldığı anket formu ve Prenatal Bağlanma Envanteri ile toplanmıştır. Araştırmadan elde edilen veriler, yüzde, ortalama, Kolmogorov Smirnov, Man Whitney U ve Kruskal-Wallis testleri ile kullanılmıştır.
Bulgular: Gebelerin % 43.2’si primipar, %56.8’i multipardır. Primiparların Prenatal Bağlanma düzeyi ve multiparlardan daha yüksek bulunmuş ve aralarında ileri derece anlamlı ilişki olduğu belirlenmiştir (p<0.001). 18-34 yaş aralığında, 1-9 yıllık evli olan, lise düzeyinde eğitimli, çalışan, çekirdek aile yapısında olan ve kronik bir hastalığı olmayan primipar gebelerin Prenatal Bağlanma düzeyi mutiparlardan daha yüksek ve aralarında anlamlı ilişki olduğu bulunmuştur (p<0.005). Obstetrik özellikleri açısından planlı ve doğal yollara gebe kalan, gebeliğe bağlı sorun yaşamayan, gebeliğini sonlandırmayı düşünmeyen ve doğumunu normal planlayan primipar gebelerin Prenatal Bağlanma düzeyi mutiparlardan daha yüksek ve ve aralarında anlamlı ilişki olduğu saptanmıştır (p<0.005).
Sonuç ve Öneriler: Anne fetüs arasındaki bağlanma, prenatal dönemde başlayıp, primipar gebelerin, multiparlara göre prenatal bağlanma düzeyi daha yüksek olduğu ve bağlanmayı sosyo demografik ve obstetrik faktörlerinde etkilediği görülmektedir. Bu sonuca göre hemşire ve ebelerin prenatal bağlanma açısından multipar gebeleri yakından izlemeleri önerilebilir.
Background: Prenatal attachment is an emotional bond between parents and their unborn child during pregnancy. The current study aimed to evaluate factors affecting prenatal attachment during pregnancy in order to make recommendations on nursing support provided for pregnant women in terms of attachment.
Material and Method: The universe of this descriptive and cross-sectional study consisted of pregnant women who received follow-up care from January 2015 to May 2015 at the Women’s and Children’s Research and Training Hospital located at the Anatolian site of Istanbul. A total of 303 pregnant women who met the inclusion criteria and who agreed to voluntarily participate in the study were recruited. Data was collected using a questionnaire form inquiring demographic, personal, and pregnancy-related characteristics and the Prenatal Attachment Inventory. For statistical analysis, percentiles and means were calculated and the Kolmogorov Smirnov, the Mann Whitney U, and the Kruskal-Wallis tests were conducted.
Results: Among the participants, 43.2% were primipara and 56.8% were multipara. Primiparas had significantly higher prenatal attachment scores than multiparas (p<0.001). Primiparas who were aged between 18-34 years, were married for 1 to 9 years, were high school graduates, were employed, had a nuclear family, and had no chronic disease had significantly higher prenatal attachment scores than multiparas (p<0.005). In terms of obstetric features, primiparas who had planned and natural pregnancies, had no pregnancy-related complications, did not consider terminating pregnancy, and planned to give natural birth had significantly higher prenatal attachment scores than multiparas (p<0.005).
Conclusion and recommendations: Mother-fetus attachment begins in the prenatal period. Primiparas had higher prenatal attachment compared to multiparas and attachment was found to be affected by sociodemographic and obstetric factors. According to this, it can be recommended for nurses and midwives to closely monitor multiparas in terms of prenatal attachment.

23.
Doğum Öncesi Bakım Memnuniyet Ölçeği (DÖBMÖ): Geçerlilik Güvenirlik Çalışması
Prenatal Care Satısfactıon Scale: Valıdıty And Relıabılıty Study
Filiz Aslantekin Özçoban, Naciye Gelebek, Yasemin Erkal Aksoy, Hacer Yalnız Dilcen
doi: 10.5222/jaren.2020.55823  Sayfalar 141 - 147
Amaç: Bu çalışma Doğum Öncesi Bakım Memnuniyet Ölçeği’nin Türkçe versiyonunun geçerliliği ve güvenilirliğini değerlendirmek amacıyla yapılmıştır.
Yöntem: Bu metodolojik çalışma 334 gebe ile gerçekleştirilmiştir. Dil geçerliliğinde test etmek amacıyla çeviri/tekrar çeviri yöntemi kullanılmıştır. Ölçeğin geçerliliği uzman görüşü ve yapı geçerliliği ile değerlendirilmiştir. Ölçeğin güvenilirliğini değerlendirmek amacıyla Cronbach's alpha katsayısı hesaplanmıştır. Madde toplam korelasyon ve %27’lik alt grup üst grup karşılaştırması yapılmıştır.
Bulgular: Ölçeğin toplam cronbach alfa değeri 0,875, madde toplam korelasyon değerleri 0.39 ve 0.64 arasında bulunmuştur. Üst %27 grubunun toplam ve alt boyut puanları, alt %27 grubunun ve üst boyut puanlarından yüksek bulunmuştur (t(178)=-22,622; p=0,000<0,05). Birinci düzey dogrulayıcı faktör analizi neticesinde elde edilen uyum iyiliği değerleri (p< 0,01;x2/sd=3.04;75;RMSEA=0.07;CFI=.92; GFI=.91) önerilen beş faktörlü modelin veri ile uyumlu kabul edilebilir olduğunu göstermektedir.
Sonuç: Çalışmanın sonuçları, Doğum Öncesi Bakım Memnuniyet Ölçeği Türkçe versiyonunun, gebelerin doğum öncesi bakım memnuniyetini belirlemek amacıyla kullanılabilecek geçerli ve güvenilir bir ölçme aracı olduğunu göstermektedir
Aim: This study was conducted to evaluate the validity and reliability of the Turkish version of the Prenatal Care Satisfaction Scale.
Method: This methodological study was performed with 334 pregnant women. Translation / re-translation method was used to test the validity of language. The validity of the scale was assessed by expert opinion and construct validity (confirmatory factor analysis). Reliability of the scale; In order to evaluate internal consistency, cronbach's alpha coefficient was calculated. Item total correlation and 27% lower and upper group were compared to determine the item discrimination feature.
Results: The total Cronbach's alpha value of the scale was 0.875, and the item total correlation values were between 0.39 and 0.64. The total and subdimension scores of the upper 27% group were higher than the lower 27% group and the upper dimension scores (t (178) = - 22.622; p = 0.000 <0.05).
Conclusion: The results of the study show that the Turkish version of the Prenatal Care Satisfaction Scale is a valid and reliable measurement tool that can be used to determine the prenatal care satisfaction of pregnant women. Goodness of fit values obtained as a result of first level confirmatory factor analysis (p <0.01; x2 / sd = 3.04; CMIN: 91 I could not find this value in the article, 75; RMSEA = 0.07; CFI =.92; GFI =.91) shows that the proposed five-factor model is acceptable with data

24.
Kamu Sağlık Hizmetleri Yöneticilerinin Sağlık Hizmetlerinde Pazarlamaya Bakış Açılarının Değerlendirilmesi: İstanbul Örneği
Evaluation of Public Healthcare Managers' Perspectives on Marketing in Healthcare: Istanbul Example
Ekrem sevim, Özlem Güdük
doi: 10.5222/jaren.2020.73745  Sayfalar 148 - 156
Amaç: Pazarlama hizmet sektöründe yaygın olarak kullanılmasına rağmen, sağlık sektöründe yeni sayılabilecek bir olgudur. Sağlık hizmetlerinde pazarlama ile hedef pazarın tatmin düzeyini geliştirmek ve tüketicilerin beklentilerini karşılayan daha nitelikli hizmetleri sunarak işletme amaçlarına ulaşılması hedeflemektedir. Bu hedefe ulaşabilmek için sağlık yöneticilerinin sağlık hizmetlerinin pazarlanmasına olan tutumları çok önemlidir. Bu çalışma, kamu hastanelerinde yönetici pozisyonunda görev yapmakta olan çalışanların, sağlık hizmetlerinde pazarlama faaliyetlerine bakış açılarının değerlendirilmesi amacıyla yapılmıştır.
Yöntem: Araştırma kapsamında, katılımcıların demografik özellikleri ve görev yaptıkları hastane bilgilerine ilişkin 9 adet soru ve sağlık hizmetlerinin pazarlanmasına ilişkin bakış açılarının değerlendirilmesi amacıyla hazırlanan likert tipi (beşli likert) 14 ifadeden oluşan toplam 23 soruluk anket formu kullanılmıştır. Kamu sağlık yöneticilerinin sağlık hizmetlerinin pazarlanması faaliyetlerine bakış açılarını ölçmeye yönelik; P. Kotler ve R.N. Clarke’ın “Marketing for Health Care Organizations” isimli kitabından alınan ve Sapmaz (2006) tarafından Türkçe’ye uyarlanan ve kullanılan “Pazarlama Faaliyetlerinin Etkinlik Ölçeği” kullanılmıştır. Çalışmanın evrenini İstanbul ilinde bulunan kamu hastanelerinde yönetici pozisyonunda görev yapan çalışanlar oluşturmaktadır.
Bulgular: Çalışmaya katılan kamu sağlık yöneticilerine göre, çalıştıkları sağlık kurumunun hastalar tarafından tercih edilmesindeki en önemli etken % 21,1 ile "hastanenin merkezi konumu" olarak ifade edilmiştir. "Hastanenin pazarlama faaliyetleri" ise sıralamanın en sonunda % 2,6 ile yer almaktadır. Ancak yine de pazarlamanın sağlık hizmetlerinde rekabeti ve kaliteyi arttıracağı belirtilmiştir.
Sonuç: Çalışma sonuçlarına göre, pazarlama faaliyetlerinin hastanenin tercih edilmesinde en az öneme sahip kriter olarak değerlendirilmiştir. Bununla beraber, kamu sağlık hizmetlerinde pazarlama faaliyetlerine ilişkin yaklaşımların olumlu olduğu söylenebilir. Elde edilen sonuçlar sağlık hizmetlerinde pazarlama konulu araştırmalar yapan araştırmacılar ve profesyonel yöneticiler için yararlı bilgiler sunacaktır.
Objective: Although marketing is widely used in service sector, it is a new phenomenon in health sector. With the marketing in health services, it aims to improve the satisfaction level of the target market. In order to achieve this goal, health managers' attitudes towards marketing of health services are very important. The aim of this study is to evaluate the perspectives of the managers working in public hospitals on marketing activities in health services.
Method: In this study, a total of 23 item questionnaire form which is consisting of 9 questions about demographic characteristics and hospital information of participants and 14 Likert type items in order to evaluate the managers' point of view of healthcare marketing. To measure the perspectives of public health managers on healthcare marketing activities; a scale called “Activity Scale of Marketing Activities” was used. The universe of the study consists of employees working in public hospitals in Istanbul. Sampling was not conducted within the scope of the study and the e-questionnaire prepared was sent to the entire universe by e-mail. At the end of the second round reminder mail, 77 participants were reached.
Results: According to the public health administrators, the most important factor in choosing the health institution they work at is “the central location of the hospital” with 21,1%. “The hospital's marketing activities” is at the end of the ranking with 2.6%. However, it is stated that marketing will increase competition and quality in health services.
Conclusion: According to the results of the study, marketing activities were considered as the least important criteria in choosing the hospital. However, it can be said that the approaches regarding marketing activities in public health services are positive. The results will provide useful information for researchers and professional managers doing research on healthcare marketing.

DERLEME
25.
İnfertilite ve Cinsel Yaşam Üzerine Etkileri
Infertility and Effects on Sexual Life
Merve Çağlar, Ümran Yeşiltepe Oskay
doi: 10.5222/jaren.2020.85570  Sayfalar 157 - 162
İnfertilite bireylerde tıbbi, psikolojik ve sosyal sorunlara neden olan; kültürel, dinsel ve sınıfsal birçok faktörden etkilenen bir yaşam krizi olarak ifade edilmektedir. Cinsellik bir ihtiyaç olmanın dışında üreme fonksiyonu ile eşdeğer olarak görülmektedir. Bu nedenle infertiliteyi üreme yeteneklerinin kaybı olarak gören bireylerde cinsel sorunlar meydana gelmektedir. Kadın ve erkek cinsel yaşamı infertilite ve tedavileri nedeniyle monoton, heyecanı kaybetmiş bir hale gelmektedir. Cinsel fonksiyonda meydana gelen bozulma infertiliteye sebep olabileceği gibi infertilite tedavisini de olumsuz etkileyebilmektedir. Bu nedenle infertilite sürecinde bireylere cinsel danışmanlık verilmesi önemli bir yer tutmaktadır. Sahip oldukları mesleki bilgi ve becerileri ile hemşireler cinsel danışmanlık konusunda aktif rol alabilirler. Bu derlemenin amacı infertilitenin cinsel yaşam üzerine etkilerini ve infertil bireylerde cinsel danışmanlığın önemini literatür doğrultusunda incelemektir.
Infertility is expressed as a life crisis which is affected by many factors such as cultural, religious and class that cause medical, psychological and social problems in individuals. Sexuality is considered to be equivalent to reproductive function except for a need. Therefore, sexual problems occur in individuals who see infertility as a loss of reproductive ability. Male and female sexual life becomes monotonous and unexcited due to infertility and treatment. The deterioration in sexual function may cause infertility and negatively affect infertility treatment. Therefore, giving sexual counseling to individuals in the process of infertility has an important place. With their professional knowledge and skills, nurses can take an active role in sexual counseling. The aim of this review is to examine the effects of infertility on sexual life and the importance of sexual counseling in infertile individuals.

26.
Hemodiyaliz Uygulanan Bireylerde Sakız Çiğnemenin Ağız Kuruluğuna Etkisi: Sistematik Derleme
The Effect of Chewing Gum on Xerostomia in The Hemodialysis Patients: Systematıc Review
Şefika Tuğba Yangöz, Zeynep Karakuş Er, Zeynep Özer
doi: 10.5222/jaren.2020.13008  Sayfalar 163 - 170
Hemodiyaliz tedavisi uygulanan bireylerde sık görülen kserostomi, ağız kuruluğunun subjektif algısıdır. Sakız çiğneme yöntemi, ağız kuruluğunun tedavisinde kullanılan nonfarmakolojik tedavi yöntemlerinden biridir.
Amaç: Hemodiyaliz uygulanan bireylerde ağız kuruluğu üzerine sakız çiğnemenin etkisini değerlendirmektir.
Yöntem: Tarama, yıl sınırlaması olmaksızın Science Direct, Web of Science, Springer Link, The Networked Digital Library of Theses & Dissertations, Ovid, CINAHL, Pubmed, Cochrane library, Proquest, Yükseköğretim Kurulu Ulusal Tez Merkezi, ULAKBIM veri tabanlarında yapılmıştır. Derleme Cochrane sistematik derleme kılavuzuna ve dahil etme ve dışlanma kriterleri PICOS yöntemine göre belirlenmiştir. Çalışmaya, randomize kontrollü, yarı deneysel ve pre-post test, beş çalışma dahil edilmiştir.
Bulgular: Çalışmalarda sakız çiğnemenin ağız kuruluğuna, susamaya, aşırı hidrasyon ve interdiyalitik kilo alımına etkisi değerlendirilmiştir. Hastalardan sakız çiğnemeleri dört çalışmada ağız kuruluğu ya da susama hissettiklerinde ve bir çalışmada hemodiyaliz sırasında istenmiştir. Çalışmalarda sakız çiğneme süreleri, 10-20 dakika arasında değişmekte ve bir çalışmada ise süre belirtilmemiştir. Sakız çiğneme sıklığı, iki çalışmada günde en az altı kez, bir çalışmada günde en az üç kez, bir çalışmada hemodiyaliz seansı sırasında uygulandığı için günde dört kez ve bir çalışmada ise sıklık belirtilmemiştir. Ağız kuruluğu kserostomi envanteri ve araştırmacı tarafından hazırlanan form ile değerlendirilmiştir.
Sonuç: Bu derlemenin sonucunda, sakız çiğnemenin ağız kuruluğu üzerinde olumlu bir etkiye sahip olduğu gösterilmiştir.
The xerostomia is the subjective sensation of dry mouth. Chewing gum method is one of the nonpharmacological methods used in the treatment of dry mouth.
Objective: To synthesize the effect of chewing gum on xerostomia in hemodialysis patients.
Method: Systematic searches were conducted in Science Direct, Web of Science, Springer Link, The Networked Digital Library of Theses & Dissertations, Ovid, CINAHL, Pubmed, Cochrane library, Proquest, Council of Higher Education National Thesis Center, ULAKBIM Turkish National Databases. The review was carried out in accordance with the Cochrane systematic review handbook and the inclusion and exclusion criteria of the PICOS method. Five studies including randomized controlled, quasi-experimental and pre-post test were included in the study.
Results: In the review evaluated the effect of chewing gum on xerostomia, thirst, overhydration and interdialitic weight gain. Chewing gum was wanted hemodialysis patient when they were feeling dry mouth or thirst in four studies and during hemodialysis in one study. The chewing gum duration ranged from 10 to 20 minutes and no info in one study.Chewing gum frequency was reported at least six times a day in two studies, at least three times a day in one study, four times a day during hemodialysis session in one study and no info in one study. The xerostomia was assessed with xerostomia inventory and with a form prepared by the researcher.
Conclusion: As a result of this review, it has been shown that chewing gum is a positive effect on xerostomia.

27.
Hemşirelikte Profesyonel Sosyalizasyon Sürecine, Bakım Veren Eğitici ve Klinik Öğrenme Çevresinin Etkisi
The Effect of Caregiver Instructor and Clinical Learning Environment on Professional Socialization Process in Nursing
Gamze Teskereci, İlkay Boz, Kadriye Buldukoğlu
doi: 10.5222/jaren.2020.97659  Sayfalar 171 - 178
Profesyonel sosyalizasyon, bireylerin bir mesleğe yönelik bilgi, beceri, tutum, inanç, değer, norm, etik standartları içselleştirme ve bunları davranışının bir parçası haline getirme süreci olarak tanımlanmaktadır. Hemşirelik öğrencilerinde profesyonel sosyalizasyonun gerçekleşmesinde toplam eğitim süresinin yarısını oluşturan klinik uygulamalar önemli yer tutmaktadır. Öğrenciler klinik uygulama alanlarında, teorik ve uygulamayı sentezleyerek profesyonel hemşire rolüne hazırlanmakta, yani hemşire gibi düşünmeyi ve davranmayı öğrenmektedir. Hemşirelik öğrencilerinde profesyonel sosyalizasyon sürecinin desteklenmesinde bakım veren eğitici ve klinik öğrenme çevresi önemli yer tutmaktadır. Bu derlemenin amacı hemşirelikte profesyonel sosyalizasyon sürecinde olumlu klinik öğrenme çevresi ve bakım veren eğiticinin öneminin paylaşılmasıdır.
Professional socialization is defined as the process of internalizing knowledge, skills, attitudes, beliefs, values, norms, ethical standards for a profession and making them a part of their behavior. Clinical practice plays an important role in the realization of professional socialization in nursing students. Students are preparing for the role of professional nurses by synthesizing theoretical and practical applications in clinical practice areas, so they learn to think and behave like a nurse. The caregiver instructor and clinical learning environment have an important role on support of professional socialization process at nursing students. The aim of this review is to share the importance of positive clinical learning environment and caregiver instructor in professional socialization process in nursing.

28.
Meme Kanserinde Birincil ve İkincil Korunma Önlemlerine ilişkin Ebe ve Hemşirenin Rolü
Midwife and Nurse’s Role related to Primary and Secondary Prevention Measures in Breast Cancer
Cansu Kabacaoğlu, Anita Karaca
doi: 10.5222/jaren.2020.69885  Sayfalar 179 - 186
Meme kanseri, birçok ülkede kadınlarda en sık görülen kanser türü ve ölüm nedenidir. Meme kanserinin kesin nedeni bilinmemekle beraber genetik, çevresel ve hormonal etkenlerin önemli rol oynadığı bildirilmektedir. Meme kanserine karşın kesin koruyucu hiçbir yöntem bulunmadığından dolayı korunmada hastalığın erken dönemde saptanması oldukça önemlidir. Meme kanserinin gelişimi, riski azaltacak ya da en aza indirgeyecek tutum ve davranışlar yoluyla önlenebilmekte, erken tanı ve etkili tedavi yöntemleriyle yaşam süresi ve kalitesi yükseltilebilmektedir. Bu nedenle, birincil ve ikincil korunma yöntemlerinin kadınlara öğretilmesi büyük önem taşımaktadır. Yüksek yağlı diyet, alkol tüketimi, fiziksel egzersiz eksikliği gibi yaşam tarzı ve çevresel faktörlerin meme kanseri gelişimine etkisini gösteren kanıt temelli çalışmalar bulunmaktadır. Bu etkenlerin ortadan kaldırılması morbidite ve mortalitenin azalmasına katkıda bulunabilmektedir (birincil korunma). Klinik meme muayenesi, kendi kendine meme muayenesi, mamografi gibi tanı testlerini içeren ikincil korunma önlemler ise premalign veya subklinik kanserlerin tanımlanması ve tedavisinde önemli rol oynamaktadır. Ayrıca, kadınların meme kanseri ile ilgili bilinçlenmesi ve davranış değişikliklerinde bulunması meme kanseri insidansını azaltmada önemli ölçüde katkı sağlayabilmektedir. Bu konuda, ebe ve hemşireler kadınlara meme kanserinde yaşam tarzı değişiklikleri ve erken tanı yöntemlerine ilişkin eğitimler vererek meme kanserinde farkındalığın artmasında büyük rol oynayabilirler. Bu derlemenin amacı meme kanserinde birincil ve ikincil korunma önlemlerine ilişkin ebe ve hemşirelerin rol ve sorumlulukları hakkında bilgi vermektir.
Breast cancer is the most common type of cancer and cause of death in women worldwide. Although definitive cause of cancer is not known, it is reported that genetic, environmental and hormonal factors play an important role. It is highly important to detect the breast cancer at an earlier stage for prevention, as there isn’t any definitive prevention method against cancer. Development of breast cancer is prevented via positive attitude and behaviours reducing risk and early diagnosis and effective treatment are increased quality of life and life span. For this, it is matter to education of women about primary and secondary prevention methods. There are evidence based studies that show the influence of life style and environmental factors on the development of breast cancer such as high-fat diet, alcohol consumption, lack of physical exercise. The elimination of which may contribute to decrease in morbidity and mortality (primary prevention). Secondary prevention, comprising diagnostic tests such as breast self-examination, clinical breast examination, mammography help the early identification and treatment of premalignant or subclinical cancers. Also, behaviour modification, as well as greater awareness among women regarding breast cancer, may significantly contribute towards reducing the incidence of this cancer. In this regard, midwives and nurses can play a significant role in increasing breast cancer awareness by providing training in lifestyle modifications and early diagnosis methods of breast cancer. The purpose of this review is to provide information on the role and responsibilities of midwife and nurse with related to primary and secondary prevention measures of breast cancer.

OLGU SUNUMU
29.
Alzheimer Tanılı Bireyin Primer Bakım Vericisi ile Birlikte “Paced Modeline Göre” Bakım Yönetimi (Bir Model Uyarlama Çalışması)
The Maintenance Management of the Individual Who Were in the Diagnosis of Alzheimer Also with the Primary Care Transmitter within the “Model of the Paced” (A Model of Adaptation Study)
Gül Sultan Özeren
doi: 10.5222/jaren.2020.20982  Sayfalar 187 - 193
Hastaların hastanede yatış süresini kısaltmak, taburculuk ve sonrasını planlamak, bu planlamanın içerisine aileyi de etkin katabilmek tüm hastalıklarda olduğu gibi Alzheimer’da da oldukça önemlidir. Ayrıca Alzheimer tanılı bireyler, hastalıklarının ve bakımlarının yönetimini çoğu zaman tek başlarına sağlayamamaktadırlar. Primer bakım vericiler bu alanda hemşirelerle ve sağlık ekibinin diğer üyeleriyle işbirliği sağlamaya en elverişli olan bireylerdir. Bu sorumluluğun paylaşılmasında, onların da içinde bulundukları şartlar, öncelikler, avantaj ve sınırlılıklar iyi değerlendirilmelidir.
PACED modeli, temelinde vaka yönetimi olan hasta merkezli bir modeldir. Modelin adının açılımı kısaca; Patient-centered: Hasta merkezli hizmet, Assessment: Semptomların tanımlanması ve kontrolü, Case management: Vaka yönetimi, Evaluation of outcomes: Sonuçların değerlendirilmesi, Discharge planning: Taburculuk planı ve entegre bir sağlık bakım sistemi içinde izlemdir. Bu modelde vaka yöneticisi olarak primer hemşirelik kavramı öne çıkar ve hemşire hastayı hastaneye kabulden taburculuğa kadar izler. Bu rolünü yerine getirirken de toplum kaynaklarını kullanmayı ve diğer ilgili gruplarla bağlantılı olarak hizmet vermeyi planlar.
Sonuç olarak modelin bir vaka örneği ile ele alınarak sunulduğu bu uyarlamayla; hasta daha kaliteli ve sürdürülebilir bir bakım alabilir ve daha rahat korunabilir; bakım verici daha etkin, daha güçlü ve daha bilinçli olabilir; hemşire de tüm rollerini daha uygun, daha rahat ve daha esnek yerine getirebilir.
To shorten the duration of stay in the hospital, and the planning of the time after the hospital discharge and also to enroll the family within this planning is also very important in the effectiveness of the Alzheimer, like of all other diseases. In addition, the individuals of whom were diagnosed with Alzheimer, cannot provide their personal management of diseases and treatments alone by themselves in most of the time. The primary care nurses and the individuals who are most conducive to co-operate with the other members of the health teams in this area. On the sharing of these responsibilities, their circumstances, priorities, advantages, and limitations, that they were in, should be well evaluated.
The Paced model is the patient-centered case management model on the basis. And the name of the model stands for briefly defined and patient-centered: A patient-centered service; The Assessment: The identification and control of the symptoms, The Case management: case management, The Evaluation of Outcomes: The evaluation of the results, The Discharge planning: To discharge planning and monitoring the integrated health care system. The primary concept in this model is nursing and stands out as a case manager and the nurse monitors the patients from the admission to the discharging from the hospital. While fulfilling this role may plan how to use the community resources, and also plans to provide services in conjunction with other relevant groups.
As a result of this adaptation of the model; the care needed patients may receive and maintain a better quality and a sustainable care more easily; and the caregiver may become more efficient, more powerful and can be more conscious; and the nurses also will be more convenient, more comfortable and more flexible and can perform in all their roles.



Journal of Academic Research in Nursing (JAREN) dergisi; Sağlık Bilimleri Üniversitesi Gaziosmanpaşa Taksim Eğitim ve Araştırma Hastanesi'nin 2015 yılında Haziran ve Aralık aylarında yılda iki kez yayımlanmış olan ve 2017 yılından itibaren Nisan, Ağustos ve Aralık aylarında olmak üzere yılda üç kez yayınlanmaya devam eden yayınıdır. Dergi; Türkiye Atıf Dizini (Turkey Citation Index), ULAKBİM TR Dizin ve EBSCO Academic Search Complate veri tabanlarında indekslenmektedir.



Copright © 2019 JAREN All rights reserved