ISSN 2149-4983 | e-ISSN: 2149-9306
 
 
Cilt : 6 Sayı : 2 Yıl : 2020
 
: 6 (2)
Cilt: 6  Sayı: 2 - 2020
Özetleri Gizle | << Geri
1.
Kapak
Cover

Sayfa I

2.
İçindekiler
Contents

Sayfalar II - IV

3.
Yayın Kurulu
Editorial Board

Sayfalar V - VII

4.
Genel Bilgi
General Information

Sayfalar VIII - IX

ORJINAL ARAŞTıRMA
5.
Gebelerde Bilinçli Farkındalık İle Depresyon, Anksiyete Ve Stres Düzeyleri Arasındaki İlişkinin Belirlenmesi
Determining of the Relationship Between Mindful Attention Awareness, Depression, Anxiety And Stress in Pregnancy
Arzu Yüksel, Zeynep Dabanlı, Emel Bahadır Yılmaz
doi: 10.5222/jaren.2020.55707  Sayfalar 195 - 202
Amaç: Bu çalışmanın amacı, gebelerin bilinçli farkındalık düzeyleri ile depresyon, anksiyete ve stres düzeyleri arasındaki ilişkinin belirlenmesidir.
Yöntem: Tanımlayıcı ve kesitsel olarak gerçekleştirilen araştırmanın örneklemini, 15 Temmuz - 15 Eylül 2018 tarihleri arasında bir eğitim ve araştırma hastanesinin doğum kliniğinde yatan veya doğum polikliniğine başvuran ve araştırmaya katılmayı kabul eden 282 gebe oluşturmuştur. Verilerin toplanmasında Gebe Tanıtım Formu (GTF), Bilinçli Farkındalık Ölçeği (BFÖ) ve Depresyon, Anksiyete ve Stres Ölçeği (DASÖ) kullanılmıştır. Verilerin analizinde tanımlayıcı istatistikler ile Mann Whitney U testi, Wallis testi ve Spearman Korelasyon analizi kullanılmıştır.
Bulgular: Gebelerin bilinçli farkındalık puan ortalaması 64,40±11,86 olup, depresyon, anksiyete ve stres puan ortalamaları sırasıyla 11,41±7,17, 13,20±6,61 ve 13,83±7,41 olarak saptanmıştır. Araştırmada, depresyon, anksiyete ve stres düzeyleri yüksek olan gebelerin bilinçli farkındalık puan ortalamalarının düşük olduğu belirlenmiştir (p<0,05). Bilinçli farkındalık ölçeği ile depresyon (r= -0,348, p=0,000), anksiyete (r= -0,318, p=0,000) ve stres (r= -0,372, p=0,000) ölçeği arasında negatif yönde orta düzeyde bir ilişki saptanmıştır. Gebelerin DASÖ puan ortalamalarını geniş aile yapısının, düşük öyküsünün, sağlık sorunu yaşamanın ve birinci trimesterde olmanın olumsuz etkilediği belirlenmiştir (p<0,05).
Sonuç: Sonuç olarak gebelerin bilinçli farkındalık puanları yükseldikçe depresyon, anksiyete ve stres puanları düşmektedir. Bu sonuçlar doğrultusunda, depresyon, anksiyete ve stres sorunu yaşayan gebelere bilinçli farkındalık temelli müdahale çalışmalarının planlanması ve uygulanması önerilmektedir.
Objective: The aim of this study was to determine the relationship between mindful attention awareness, depression, anxiety and stress in pregnant women.
Methods: This study has been designed as a descriptive and cross-sectional study and the sample of this study consisted of 282 pregnant women who hospitalized at maternity clinic or applied to obstetrics and gynaecology clinic of a education and research hospital in Aksaray and agreed to participate in study between 15 July – 15 September 2018. Data were collected using the Pregnant Information Form, Mindful Attention Awareness Scale (MAAS) and Depression, Anxiety and Stress Scale (DASS). Descriptive statistics, Mann Whitney U test, Wallis test and Spearman Korelasyon were used in data analysis.
Results: In this study, mean MAAS score of pregnant women was 64,40±11,86 points, 11,41±7 for depression,17, 13,20±6,61 for anxiety, and 13,83±7,41 for stress. It was determined that the average mindful attention awareness scores of pregnant women with high levels of depression, anxiety, and stress were low (p<0,05). It was also determined that there was a negative and moderate relationship between mindful attention awareness and depression (r= -0,348, p=0,000), anxiety (r= -0,318, p=0,000), and stress (r= -0,372, p=0,000). The mean DASS scores of pregnant women were found to be negatively affected by the extended family structure, histroy of miscarriage, having a health problems and being in the first trimester (p<0,05).
Conclusion: As a result, as the mindful attention awareness scores of pregnant women increase, their depression, anxiety, and stress scores decrease. Based on these findings, it is suggested to plan and implement mindfulness-based interventions for pregnant women suffering from depression, anxiety, and stress.

6.
Bir Yoğun Bakım Ünitesinde Basınç Yarası Prevalansı: Retrospektif Bir Çalışma
Pressure Ulcer Prevalence in a Intensive Care Unit: A Retrospective Study
Aysel Çavuşoğlu, Kübra Yeni, Hülya İncekara, Ayça Acun, Cansu Polat Dünya, Zeliha Tülek
doi: 10.5222/jaren.2020.36854  Sayfalar 203 - 209
Amaç: Bu çalışmada, bir üniversite hastanesinin nöroloji yoğun bakım ünitesinde tedavi görmüş hastalardaki basınç yarası sıklığının belirlenmesi amaçlanmıştır.
Yöntem: Tanımlayıcı, retrospektif nitelikte olan bu çalışmanın örneklemini bir üniversite hastanesinin nöroloji yoğun bakım ünitesinde Ocak-Aralık 2015 tarihleri arasında yatan hastalar oluşturdu. Bir yıllık süre içinde yatan toplam 92 hastanın hastalığa ilişkin özellikleri ve basınç yarası sıklığı geriye dönük olarak değerlendirildi.
Bulgular: Toplam 92 hastanın çoğunluğunu (%55,4) erkek hastalar oluştururken, hastaların yaş ortalaması 64,98±16,2 ve hastanede kalış süre ortalaması 20,2±18,3 gün olarak bulundu. Hastaların büyük çoğunluğunun (%79,3) iskemik inme tanısı ile yattığı ve %65’inde ek bir hastalığın (hipertansiyon, diyabet ya da her ikisi birlikte) olduğu belirlendi. Hastaların Braden Risk Değerlendirme Ölçeği puan ortalaması 14,8±3,7 olarak bulunurken, ölçeğe göre hastaların %50’sinin orta ve yüksek risk grubunda olduğu saptandı. Basınç yarası sıklığı incelendiğinde 14 (%15,2) hastada basınç yarası olduğu, ancak dört hastanın (%4,4) basınç yarasının nöroloji yoğun bakım dışındaki servislerde ya da hastane dışında oluştuğu saptandı. Bu nedenle nöroloji yoğun bakım servisinde gelişen basınç yarası sıklığı %10,9 (n=10) olarak belirlendi. Basınç yarasının en çok sakral bölgede oluştuğu, yaraların tamamına yakınının evre 1 basınç yarası olduğu saptandı.
Sonuç: Nöroloji yoğun bakım ünitelerinde yatan hastalar taburcu oluncaya dek basınç yarası ve risk faktörleri yönünden değerlendirilmelidir.
Objective: The aim of this study was to determine pressure ulcer prevalence in patients hospitalised in a neurology intensive care unit of a university hospital.
Methods: The sample of this descriptive and retrospective study consisted of patients hospitalised in a neurology intensive care unit of a university hospital between January-December 2015. Data regarding pressure ulcers were retrieved from patient files retrospectively and data from 92 patient files were obtained.
Results: The majority of 92 patients were male (55.4%), mean age of patients was 64.98±16.2 and mean length of hospital stay was 20.2±18.3 days. The majority of patients (79.3%) were diagnosed with ischemic stroke and 65% of the patients had a concomitant disease (hypertension, diabetesorboth). Mean Braden pressure ulcer risk scores were14.8±3.7, and 50% of the patients were at moderate-high risk according to the scale. The prevalence of the pressure ulcers was found to be 15.2% (n=14), but it was determined that pressure ulcers were already present in four patients (4.4%) prior to their stay in neurology intensive care. Therefore prevalence of pressure ulcers which developed in neurology intensive care unit was found to be 10.9% (n=10). Pressure ulcers occured mostly in sacral area, and they were mostly stage 1 ulcers.
Conclusion: Patients admitted to the neurology intensive care units should be evaluated for pressure ulcers and risk factors until discharge.ge.

7.
Erkek hemşirelerden bakım alan hastaların memnuniyetlerinin değerlendirilmesi: Geçerlik ve güvenirlik çalışması
Evaluation of the satisfaction of patients receiving care from male nurses: Validity and reliability study
Hilal Uysal, Murat Yiğit, Büşra Cansu Karvel
doi: 10.5222/jaren.2020.69875  Sayfalar 210 - 219
Amaç: Araştırma, erkek hemşirelerden bakım alan hastaların, aldıkları bakımın kalitesi ile ilgili memnuniyetlerinin değerlendirilmesi amacıyla tanımlayıcı türde ve geçerlik güvenirlik çalışmasıdır.
Yöntem: Araştırma, Şubat-Mart 2018 tarihlerinde bir devlet üniversitesinin iki farklı fakültesinin dahili ve cerrahi kliniklerinde yatan en az 1 gün erkek hemşireden bakım alan, çalışmaya katılmaya istekli olan 463 birey ile gerçekleştirildi. Veriler “Bireysel Bilgi Formu”, ve “Newcastle Hemşirelik Bakımından Memnuniyet Ölçeği: Erkek hemşireler için” kullanılarak toplandı.
Bulgular: Çalışmaya katılan bireylerin %54.6’sının kadın, %45.4’ünün erkek olduğu, %30.9’ünün 37-51 yaş arasında, %38.7’sinin 52-70 yaş arasında olduğu bulundu. Bireylerin cinsiyet, yaş, yaşadığı bölge ile ölçek puanları arasında anlamlı farklılık olduğu tespit edildi (p<0.05). Ölçeğin iç tutarlık değerlendirmesinde Cronbach alfa güvenirlik katsayısı 0.973 bulundu ve iç tutarlılığının yüksek olduğu tespit edildi. Ölçek madde toplam puanının 83.95±14.76 ve erkek hemşirelerden bakım alan hastaların aldıkları bakımdan çok memnun ve tamamen memnun olduğu belirlendi.
Temel bileşenler analizine göre, faktör yüklerinin faktör 1’de (9-18. maddeler) 0.656 ile 0.826 arasında, faktör 2’de (1-8. maddeler) 0.670 ile 0.817 arasında değiştiği saptandı. İki faktörlü model için doğrulayıcı faktör analizi sonuçlarına göre, benzerlik ki-kare değeri χ2 (126)=903.88, p=0.00, χ2/df=7.17, RMSEA 0.11, SRMR 0.043; GFI 0.82, AGFI 0.76, CFI 0.98 olarak bulundu.
Sonuç: Elde edilen sonuçlar, Newcastle hemşirelik bakım kalitesi memnuniyet ölçeğinin, erkek hemşirelerden bakım alan hastaların memnuniyetlerinin değerlendirilmesi için kullanılabilecek geçerli ve güvenilir bir araç olduğunu göstermektedir.
Objective: This is descriptive and validity reliability study to evaluate the satisfaction of the quality of care of the patients who receive care from male nurses.
Method: The survey was conducted with 463 voluntary patients hospitalized in medical and surgical clinics of two different faculties of a state university, and received at least one day of nursing care from male nurses between February and March 2018. The data were collected using the “individual information form” and the “Newcastle Nursing Satisfaction Scale: for male nurses”.
Results: A 54.6% of the participanting individuals were female, 45.4% of them were male. They were between 37-51 years (30.9%) and 52-70 (38.7%) years of age. It was determined that there was a significant difference between the patients’ gender, age, area of residence and scale scores (p<0.05). In the internal consistency evaluation of the scale, the Cronbach alpha reliability coefficient was 0.973 and the internal consistency was found to be high. The scale item total score was 83.95±14.76, and the satisfaction level of the patients receiving care from male nurses was evaluated as “very satisfied” and “completely satisfied”. According to the principal component analysis, factor loads ranged from 0.656 to 0.826 in factor 1 (items 9 to 18) and between 0.670 and 0.817 in factor 2 (items 1 to 8). According to the results of the confirmatory factor analysis for the two-factor model, the similarity chi-square value was found as (126)=903.88, p=0.00, χ2/df=7.17, RMSEA 0.11, SRMR 0.043; GFI 0.82, AGFI 0.76, CFI 0.98.
Conclusion: The results showed that the Newcastle nursing care satisfaction scale was a valid and reliable tool for assessing the satisfaction of patients receiving care from male nurses.

8.
Üniversite Öğrencilerinde Ruhsal Durumun İncelenmesi
Investigation of Mental State in University Students
Yasemin Özel, Serpil Türkleş, Semra Erdoğan
doi: doi: 10.5222/jaren.2020.41033  Sayfalar 220 - 228
Amaç: Bu çalışma, üniversite öğrencilerinin ruhsal belirti düzeyleri ve etkileyen faktörlerin belirlenmesi amacıyla yapılmıştır. Yöntem: Tanımlayıcı tipteki çalışmanın örneklem grubunu, Bir devlet üniversitesine bağlı lisans düzeyinde örgün öğrenim gören, 1015 öğrenci oluşturmuştur. Katılımcılara Kişisel Bilgi Formu, Kısa Semptom Envanteri (KSE) uygulanmıştır. Araştırma verilerinin değerlendirilmesinde Shapiro Wilk testi, Student t testi, Varyans analizi, Levene testi, One Way ANOVA, Welch testi, LSD ve Games-Howell kullanılmıştır. Bulgular: Öğrencilerin 698'i (%68.8) 21-25 yaş grubundadır. Öğrencilerde KSE puan ortalamasına göre, en fazla görülen semptomlar; depresyon, anksiyete ve olumsuz benlik bulgusudur. Verilerin değerlendirilmesi sonucu, cinsiyet, bölümü isteyerek okuma, aile tipi, gelir durumu, barınma durumu ve kendine fiziksel zarar verme değişkenlerine göre Kısa Semptom Envanteri (KSE) puan ortalamalarında istatistiksel açıdan anlamlı bir fark bulunmuştur (p<0.05, p<0.01, p<0.001). Sonuç: Araştırma sonuçlarına göre, cinsiyeti kadın olan, bölümü isteyerek okumadığını belirten, anne-babası olmayan, akraba yanı ve sosyal hizmetlerde kalan, sosyo- ekonomik düzeyi kötü, kendisine daha önce fiziksel olarak zarar verdiğini ifade eden öğrencilerin risk grubunu oluşturdukları tespit edilmiştir.
Objective: This study was conducted to determine the psychological symptom levels and the influencing factors of university students. Methods: The sample group of the descriptive type study consisted of 1015 students who were studying at the undergraduate level of in a state university. Participants' Personal Information Form, Brief Symptom Inventory (BSI) was applied. The data was evaluated using Shapiro Wilk test, Student t test, Variance analysis, Levene test, One Way ANOVA, Welch test, LSD and Games-Howell. Results: 698 (68.8%) of the students are in the 21-25 age group. The most common symptoms according to BSI score average in students are; depression, anxiety and negative self-concept.According the results, there is a statistically significance between the BSI, and gender, studying in the department willingly, family type, income status, housing status and physically self-harming variables (p<0.05, p<0.01, p<0001). Conclusion: According to the results of the research, it is determined that the students who are woman, do not study in the department willingly, are not parents, stay with relatives and social services, have poor socioeconomic level and who stated that they have physically harmed themselves before, constitute the risk group.

9.
Hemşirelik Öğrencilerinde Sağlıklı Yaşam Biçimi Davranışları Ve Yaşam Doyumu Arasındaki Ilişkinin Incelenmesi
Examination of The Relationship Between Healthy Lifestyle Behaviors of Nursing Students and Life Satisfaction
Altun Baksi, Hamdiye Arda Sürücü, Sıdıka Çetik
doi: 10.5222/jaren.2020.85057  Sayfalar 229 - 235
Amaç: Hemşirelik öğrencilerinin sağlıklı yaşam biçimi davranışları ve yaşam doyumu arasındaki ilişkinin incelenmesidir.
Yöntem: Araştırmada kesitsel ve ilişkisel araştırma tasarımı kullanıldı. Araştırma, bir sağlık yüksekokulu öğrencilerinde Şubat 2018 tarihinde yürütüldü. Araştırmanın örneklem büyüklüğünü sınıflara göre tabakalı örneklem yolu ile seçilen 194 öğrenci oluşturdu. Araştırmada ölçekleri kullanabilmek için uyarlamasını yapan yazarlardan, kurumdan ve öğrencilerden izin alındı. Veriler sayı, yüzde, ortalama, student t testi ya da Mann Whitney U testi, One Way Anova ya da Kruskal-Wallis ve korelasyon analizi ile değerlendirilmiştir.
Bulgular: Araştırmada yer alan öğrencilerin %64,9’u kadın, %62,9’u sağlığını iyi olarak algılamakta ve %15,5’i sigara kullandığını belirtti. Öğrencilerin sağlıklı yaşam biçimi davranışları ve yaşam doyumu ortalamaları arasında zayıf düzeyde pozitif yönde anlamlı bir ilişki bulundu (r: .23, p<,05). Yaşam doyumu ve sağlıklı yaşam biçimi ölçeği alt boyutları arasındaki ilişkiye baktığımızda; kişiler arası ilişkiler ile zayıf (r: .22), manevi gelişim (r: .31) ve stres yönetimi ile yaşam doyumu arasında orta (r: .28) düzeyde pozitif yönde anlamlı bir ilişki bulundu (p<,05).
Sonuç: Hemşirelik öğrencilerinin sağlıklı yaşam biçimi davranışları arttıkça yaşam doyumlarının arttığı belirlendi. Hemşirelik öğrencilerinin sağlıklı yaşam biçimi davranışlarının geliştirilmesi ve bu doğrultuda yaşam doyumlarının arttırılması için uygun eğitim girişimleri uygulanması önerilmektedir.
Objective: The purpose of this study is to examine the relationship between the healthy lifestyle behaviors and life satisfaction of nursing students.
Method: In this study cross-sectional and correlational research design was used. The study was conducted with students of health colleges on February 2018. The sample size of the study consisted of 194 students selected by stratified sampling. Permission was obtained from the authors who conducted the adaptation of the scales, institutions and students. The data were analyzed using number, percentage, mean, Student t-test or Mann-Whitney U test, One Way ANOVA or Kruskal-Wallis test, and correlation analyses.
Results: More than half (64.9%) of the students who participated in the study were female, 62.9% of them perceived their health conditions as good and 15.5% of them used cigarettes. There was a weakly positive significant relationship between the healthy lifestyle behaviors and life satisfaction of the students (r: .23, p<.05). When the relationship between life satisfaction and the subdimensions of healthy lifestyle scale is considered; it is seen that there was a weakly positive significant relationship with interpersonal relationships (r: .22) and a medium-level positive significant relationship between the subdimensions of moral development (r: .31) and stress management and life satisfaction (r: .28) (p<.05) subdimensions.
Conclusion: It was determined that life satisfaction of the nursing students increased along with healthy lifestyle behaviors. It is suggested to improve healthy lifestyle behaviors of nursing students and in this direction, to carry out education initiatives in order to increase their life satisfaction.

10.
Lomber Disk Herni Cerrahisi Sonrasi Hastalarin Bel Ağrisini Yönetmede Kullandiklari Yöntemler
Lomber Disk Herni Cerrahisi Sonrası Hastaların Bel Ağrısını Yönetmede Kullandıkları Yöntemler
Seher Ünver
doi: 10.5222/jaren.2020.06025  Sayfalar 236 - 241
Amaç: Lomber disk herni, diskte meydana gelen ve en sık görülen semptomu bel ağrısı olan yaygın bir durumdur. Bu çalışmada, lomber disk herni cerrahisi sonrası bel ağrısını yönetebilmek amacıyla hastaların uyguladığı yöntemlerin kullanılma ve yararlılık durumlarını belirlemek amaçlandı. Yöntem: Çalışma, 18 Nisan 2016 ve 14 Aralık 2017 tarihleri arasında, Türkiye'deki bir üniversite hastanesinin nöroşirürji kliniğine yatırılan 99 gönüllü hasta ile yürütüldü. Veriler, Kişisel Bilgi Formu, Ağrı Yönetimi Envanteri ve Görsel Ağrı Ölçeği kullanılarak toplandı. Bulgular: Hastaların ortalama bel ağrısı şiddeti skoru 6,41 ± 2,08 idi. Bel ağrısını hafifletmek için, hastalar tarafından en çok kullanılan ve ağrıyı gidermede en yararlı olduğu belirtilen yöntemin reçeteli ilaç kullanımı olduğu belirlendi. Sonuç: Çalışma bulguları, lomber disk herni cerrahisi sonrası bel ağrısı olan hastaların, reçeteli ilaç kullandıklarını ve bunu faydalı bulduklarını gösterdi. Ağrı kesicilerin sürekli kullanılması durumunda herninin ilerleme belirtileri maskelenebileceğinden, beyin cerrahisi bölümünde çalışan hemşirelerin ameliyat sonrası dönemdeki hastalara ağrının yönetimi hakkında bilgilendirmede bulunması önemlidir.
Objectives: Lumbar disc herniation is a common condition that occurs within a disc and low back pain is the most common symptom. In this study, it was aimed to evaluate the use and helpfulness of the methods used by patients to manage low back pain after lumbar disc herniation surgery. Methods: This study was carried out with 99 voluntary patients who were hospitalized in the neurosurgery department of a university hospital in Turkey, between 18 April 2016 and 14 December 2017. Data were collected using a Personal Information Form, Pain Management Inventory, and Visual Analog Scale. Results: The mean low back pain severity score of the patients was 6.41 ± 2.08. To relieve low back pain, the most used pain management method and the first method identified by the patients as most helpful in relieving pain was taking prescribed medication. Conclusion: Study findings suggest that patients who suffer low back pain after lumbar disc herniation surgery experiment with prescription medicine and find it helpful. Because ongoing pain medication may mask the symptoms of lumber disc herniation progression, it is important that nurses who work at neurosurgery department should provide sufficient information for the patients about the pain management after surgery.

11.
Acil Servise Başvuran Hastalarda Sepsis Ve Bakteremi Arasındaki Klinik Farklılıklar
Clinical Differences Between Sepsis And Bacteremia In Patients Presenting To The Emergency Department
Mehmet Tahir Gökdemir, Ramazan Giden, Gul Sahika Gokdemir
doi: 10.5222/jaren.2020.33154  Sayfalar 242 - 247
Amaç: Acil servise yüksek ateş ile başvuran bakteriyemi ve sepsis tanısı alan hastaların, klinik ve laboratuvar bulgularının karşılaştırmalı olarak inceleyerek, tanı ve tedavilerinin yönetimini, mortaliteleri üzerinde rol alan faktörleri araştırmaktır.
Yöntem: Harran Üniversitesi Acil Servisine Ocak-2013 ile Aralık-2015 tarihleri arasında yüksek ateş yakınması ile başvuran hastaların ateş etiyolojisine göre özellikleri dosyalarından incelendi. Bu hastalardan bakteriyemi ve sepsis tanısı alan toplam 200 hasta çalışmaya dahil edildi. Hastalar bakteriyemi ve sepsis hastaları şeklinde iki grupta toplanarak sonuçları retrospektif olarak değerlendirildi.
Bulgular: Çalışmamıza dahil edilen yüksek ateşli hastaların %30’u sepsis, %70’i bakteriyemi hastasıdır. Bakteriyeli hastalarında ateş ortalaması 38,00±0,51, sepsis hastalarında 37,75±0,43 idi. Bakteriyemi hastalarında hastanede yatış süreleri ortalama 1,34±1,75 gün, sepsis grubunda ise ortalama 13,98±8,75 idi. Bakteriyemi grubunda sistolik kan basıncı ortalaması 123,64±11,76 mmHg, diastolik kan basıncı ortalaması 78,14±7,82 mmHg; sepsis grubunda 112,50±17,81 mmHg ve 73,33±11,74 mmHg olarak bulundu. Bakteriyemi hastalarında Glaskow Koma Skalası ortalaması 15,00±0,00; sepsis grubunda 14,46±1,55 idi. Sepsisin kaynağı en sık solunum yolu enfeksiyonları olarak gözlemlendi. En sık eşlik eden hastalık diyabet idi. Taşikardi ve kan oksijen saturasyonu gibi değişkenlerin sepsiste düzeyleri düşmüş olduğu bulundu. Sepsis hastalarındaki albumin değerleri, tansiyon arteryel ve arteryel kan gazı satusasyonu daha düşük bulundu. Bunlara ek olarak kırmızı kan hücre sayısı, hematokrit ve trombosit sayısı gibi diğer hemogram belirteçleri sepsiste bakteriyemiye göre daha düşük olduğu bulundu.
Sonuç: Sepsis hastalarının önemli bir kısmı öldü. Sepsis hastaları daha fazla hastanede yatmışlardır. Hipertermi derecesi sepsiste mortalite ile ilişkili bulunmadı.
Objective: The purpose of this study is to comparatively examine the clinical and laboratory findings of patients applied to the emergency department with high fever, and received the diagnosis of bacteriemia and sepsis diagnosed and investigate the management of diagnosis and treatment, and the factors involved in mortality.
Method: Characteristics of the patients who applied to Harran University emergency department with complaint of high fever between January 2013 and December 2015 were investigated from the files according to the etiology of fever. Totally 200 patients with bacteremia and sepsis were included in the study. Patients were divided into two groups as bacteremia and sepsis patients and the results were evaluated retrospectively.
Results: Sixty (30%) of the highly febrile patients included in our study had sepsis and 140 (70%) had bacteremia. The mean body temperature was 38.00±0.51°C in bacteremia patients and 37.75±0.43°C in sepsis patients.The mean hospital stay in bacteriemic patients was 1.34±1.75 days and in the sepsis group it was 13.98±8.75 days. In the bacteremia group, the mean systolic blood pressure was 123.64±11.76 mmHg, the diastolic blood pressure was 78.14±7.82 mmHg; in the sepsis group In the becteremia group the corresponding mean values were 112.50±17.81 mmHg and 73.33±11.74 mmHg, respectively. The mean Glaskow Coma Scale was 15.00±0.00; in bacteriemia,and 14.46±1.55 in the sepsis group. The source of the sepsis was most commonly respiratory infections.The most common accompanying disease was diabetes mellitus. Tachycardia and blood oxygen saturation levels were found to be decreased in sepsis. Albumin values, blood pressure and arterial blood gas saturation were lower in sepsis patients. In addition, other hemogram markers such as red blood cell count, hematocrit and platelet counts were found to be lower in sepsis when compared to bacteremia.
Conclusion: A significant number of patients with sepsis died. Sepsis patients had stayed longer in hospital. The degree of hypothermia was not associated with mortality in sepsis.

12.
Ameliyat Öncesi Açlık Süresinin Hasta Konforuna Etkisi
The Effect of Preoperative Fasting Period On Comfort of The Patient
Nurdan Gezer, Dilara Kunter, Şule Özgün, Ezgi Demir, Büşra Özdemir, Gözde Çetinkaya, Semra İbik
doi: 10.5222/jaren.2020.35229  Sayfalar 248 - 253
Amaç: Ameliyat öncesi açlık sürelerinin hasta konforuna etkisini belirlemektir.
Yöntem: Tanımlayıcı olarak planlanan bu çalışma, 17 Ocak-16 Şubat 2017 tarihleri arasında Aydın’da bir üniversite hastanesinde, cerrahi kliniklerde yatan ve cerrahi geçirmiş 232 hasta ile gerçekleştirildi. Veriler, “Hasta Tanıtım Formu” ve “Perianestezi Konfor Ölçeği” ile toplandı. Analizde, tanımlayıcı istatistikler ve ilişki bakılacak değişkenler Shapiro-Wilk testinde normal dağılım göstermediği için spearman korelasyon istatistiği kullanıldı.
Bulgular: Çalışmaya katılan hastaların %81,9’u elektif cerrahi geçirmiş ve %52,2’si genel anestezi almıştı. Hastaların %88,4’ünün sıvı olarak en son su içtiği, %25’inin çok susuz, %15,5’inin çok açlık hissettiği ve %7,3’ünün çok baş ağrısı yaşadığı belirlendi.
Hastaların %96,6’sı ameliyat öncesi aç kalma hakkında bilgi alırken, %42,7’si bu bilgiyi hemşireden aldıklarını, ancak %74,6’sının neden aç kalması gerektiğini bilmediği, %9,5’inin bağırsakların boş olması gerektiği için, %8,2’sinin ise ameliyat sırası boğazına bir şey kaçmaması için aç kalması gerektiğini belirttiği belirlendi. Ameliyat öncesi katı açlık süre ortalaması 14,80±6,06 saat, sıvı açlık süre ortalaması 11,89±4,91 saat, Perianestezi Konfor Ölçeği puan ortalaması ise 118,90±12,50 olarak bulundu. Hastaların katı gıda ve sıvı gıda açlık süreleri ile perianestezi konfor ölçek puanları arasında bir ilişki bulunmadı.
Sonuç: Hastaların ameliyat öncesi açlık sürelerinin uzun olmasına rağmen, Perianestezi Konfor Ölçeği puanlarının yüksek olması, tek başına açlık süresinin uzunluğunun perianestezi hasta konforuna etkisi olmadığını göstermektedir.
Objective: To determine the effect of preoperative fasting times on patient comfort.
Method: This descriptive study was carried out with a total of 232 patients who were hospitalized and operated in a surgical clinic of a university hospital in Aydın, between January 17, and February 16, 2017. Data were collected with “Patient Information Form” and “Perianesthesia Comfort Scale”. In the analysis, descriptive statistics and Spearman correlation statistics were used because the variables to be examined in the analysis did not show normal distribution in Shapiro-Wilk test.
Results: Most (81.9%) of the patients participating in the study underwent elective surgery and 52.2% of them received general anesthesia. It was determined that 88.4% of the patients had drunk water at the latest, 25% of them were very thirsty, 15.5% felt starving and 7.3% of them experienced headaches. While 96.6% of the patients were informed about the fasting before the operation, 42.7% stated that they received this information from the nurse but 74.6% did not know why they should be on empty stomach before the surgery. Mean preoperative fasting period was 14.80±6.06 hours, mean duration of lfluid fasting was 11.89±4.91 hours, and Perianesthesia Comfort Scale score was 118.90±12.50. There was no correlation between fasting periods of the patients for solid foods, and liquid foods and perianesthesia comfort scale scores.
Conclusion: Despite prolonged preoperative fasting period higher Perianesthesia Comfort Scale scores demonstrate that perianesthesia alone has no effect on patient comfort.

13.
Gebelerin Anne Sütü Sağma Teknikleri ve Saklama Koşulları Hakkındaki Bilgi Düzeylerinin Belirlenmesi
Determination of Knowledge Levels of Pregnant Women about Breast Milking Techniques and Storage Conditions
Derya Şahin, Aysel Topan
doi: 10.5222/jaren.2019.37450  Sayfalar 254 - 266
Amaç: Çalışma gebelerin anne sütü sağma teknikleri ve saklama koşulları hakkındaki bilgi düzeylerinin belirlenmesi amacıyla yapılmış olup tanımlayıcı tipte bir çalışmadır.
Yöntem: Araştırma evrenini Ankara Dr. Zekai Tahir Burak Kadın Sağlığı Eğitim ve Araştırma Hastanesi yüksek riskli gebe polikliniğine Mart 2016-Temmuz 2016 tarihleri arasında başvuran gebeler oluşturmuştur. Örnekleme vaka alma kriterlerine uygun, çalışmaya katılmayı kabul eden 390 gebe alınmıştır. Verilerin toplanmasında “Tanıtıcı Bilgi Formu” kullanılmıştır.
Bulgular: Araştırmaya katılan gebelerin %74,6’sı anne sütü sağma tekniklerini duyduklarını, ancak paritesi 1 ve üstü olan gebelerin %54,3’ü anne sütünü sağmadığını; bu gebelerin %87,9’u sağılmış anne sütünün saklanabileceğini bildiklerini belirtmişlerdir. Anne sütü sağma tekniklerinden %63,1’i pompa ile sağma tekniğini bildiğini ve %73,8’i pompa ile süt sağma tekniğinin kullanımının daha kolay olarak bildiğini dile getirmiştir. Doğum sonrası ilk altı ay içinde çalışmayı planlayan annelerde anne sütüyle besleme hakkında eğitim alanların oranı, çalışmayı planlamayan annelerden anlamlı derecede daha yüksek saptanmıştır (p=0,042). Anne sütü ile beslemeye yönelik bilgi alma durumu ile gebelerin eğitim düzeyi arasında istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmıştır (p=0,024). Eğitim seviyesi yüksek olan annelerin anne sütü ile beslemeyi daha az tercih ettiği saptanmış olup, buna karşın bu annelerin anne sütü ile beslemeye yönelik daha fazla bilgi aldıkları belirlenmiştir.
Sonuç: Araştırma sonucunda gebelerin büyük çoğunluğunun anne sütünün saklanabileceğini, bununla ilgili eğitimlere katıldıklarını ve doğum sonrasında anne sütünü saklama koşullarında zorluk yaşamayacakları saptanmıştır. Yapılan hemşirelik yaklaşımlarında anne sütü ile beslenme, anne sütü sağma teknikleri ve anne sütü saklama koşulları konusunda aile sağlığı merkezlerinde ve hastanelerde gebelere bilgilendirilme yapılmalıdır.
Objective: This was a descriptive study that was performed to determine knowledge levels of pregnant women about breast milking techniques and storage conditions.
Method: The universe of the study was composed of pregnant women who were admitted to high risk pregnancy outpatient clinic of Ankara Dr Zekai Tahir Burak Women Health Education and Research Hospital between March-July 2016. Sampling included 390 pregnant women who met the inclusion criteria and approved to participate in the study. “Introductory Information Form” was used in the collection of data.
Results: A 74.6% of the women in the study stated that they had heard about breast milking techniques while 54.3% of women with parity ≥1 had not expressed breast milk; and 87.9% of these women told that they knew how to store expressed breast milk. 63.1% of them expressed breast milk using a pump, and 73.8% of them thought that this technique was easier. The proportion of women who received training about feeding with breastmilk was found to be significantly higher among the mothers who started working within the first six months following childbirth compared to unemployed mothers (p=0.042). A statistically significant difference was found between the state of getting information about breast feeding and the education level of pregnant women (p=0.024). It was detected that mothers with a high education level less frequently preferred breastfeeding; but they got more information about breastfeeding.
Conclusions: As a result of the research, it was determined that the vast majority of pregnant women could save breast milk, attend training about breast milk storage, and they would not have difficulties in storage of breast milk after birth. In nursing approaches implemented in the family health centres and hospitals, pregnant women should be informed about breastfeeding, breast milking techniques and milk storage conditions.

14.
Çocuğu Olan Annelerin Ev Kazalarına Yönelik Güvenlik Önlemleri ve İlk Yardım Uygulamaları Konusundaki Bilgi ve Tutumlarının Değerlendirilmesi
Assessment of Knowledge and Attitudes of Mothers with Children about First Aid Practices for Home Accidents and Security Precautions
Zehra Durna, Emir Güler Elmas, Semiha Akın
doi: 10.5222/jaren.2020.38258  Sayfalar 267 - 279
Amaç: Bu araştırma, 0-6 yaş grubu çocuğu olan annelerin ev kazalarına yönelik aldıkları güvenlik önlemleri ve ilk yardım uygulamalarına ilişkin bilgi ve tutumlarının değerlendirilmesi amacıyla gerçekleştirildi.
Yöntem: Bu çalışma tanımlayıcı-kesitsel niteliktedir. Araştırma özel bir hastanenin çocuk sağlığı ve hastalıkları polikliniğinde 0-6 yaş grubu çocuğu olan 100 anne ile gerçekleştirildi. Veriler Kişisel Bilgi Formu, Genel Güvenlik Önlemleri ve İlk Yardım Uygulamaları Değerlendirme Formu, 0-6 Yaş Çocuklarda Annenin Ev Kazalarına Yönelik Güvenlik Önlemlerini Tanılama Ölçeği ve Çocukluk Çağı Ev Kazalarına Yönelik İlk Yardım Uygulamaları Değerlendirme Formu ile toplandı.
Bulgular: Annelerin yaş ortalaması 32,12±6,41’dir ve %30’u lise mezunudur. Araştırma grubunun %69’u çocuğunun en az bir kez ev kazası geçirdiğini bildirdi. Annelerin çoğu (%91) ev kazalarıyla ilgili eğitim almamıştır. Annelerin %67’si pencerelerde çocuk kilidi kullanmadığını, %44’ü fırında emniyet kapağı olmadığını, %59’u prizlerde kapak bulunmadığını bildirdi. Annelerin genel güvenlik önlemleri ve ilkyardım uygulamaları hakkındaki söylemlere vermiş olduğu yanıtlar bu konudaki bilgi ve tutumlarının yetersiz olduğunu (9,17±1,79) göstermektedir. Annelerin çocuklarda ev kazalarını önlemeye yönelik tutumlarının olumlu olduğu (185,51±9,76) bulundu.
Sonuç: Annelerin güvenlik önlemleri ve ilkyardım uygulamalarının yetersiz olduğu ve tutumlarının eğitim, çalışma durumu ve yaş değişkenine göre farklılık gösterdiği görülmektedir. Ebeveynlere yönelik ev kazalarına yönelik güvenlik önlemleri ve ilkyardım uygulamaları hakkında eğitimler düzenlenmelidir.
Objective: This study aimed to evaluate the knowledge and attitudes of mothers with children between the 0-6 years of age about safety precautions and first aid practices for home accidents.
Method: It was a descriptive-cross sectional research. It was conducted at child health and diseases polyclinic of a private hospital on 100 mothers with children between the ages of 0-6 years. The data were obtained using Personal Information Form, General Safety Precautions and First Aid Applications Evaluation Questionnaire, Scale for Mother’s Identification of Safety Measures Against House Accidents For Children of 0-6 Years of Age and First Aid Practices and Attitude Assessment Form for Childhood Home Accidents.
Results: The mean age of mothers was 32.12±6.41 years, and 30% of them were high school graduates. Sixty-nine percent of them reported that their child had a history of home accident at least once and 91% did not receive any training about home accidents. Sixty-seven mothers did not use any child locks for windows, 44 % of them that stove knob covers, and 59% of them any outlet plug covers. The mothers’ responses to statements on general safety precautions and first aid practices indicated that their knowledge and attitudes in this area are inadequate (9.17±1.79). Mothers had positive attitudes for prevention of childhood accidents at home (185.51±9.76).
Conclusion: It has been observed that mothers’ safety precautions and first aid practices were insufficient and attitudes differed with regard to variables such as education, working status and age. Parents should be trained about the safety precautions and first-aid practices for home accidents.

15.
Hemşirelik Öğrencilerinin Eğitim Streslerinin Klinik Karar Vermede Özgüven ve Anksiyetelerine Etkisi
The Effect of Nursing Students' Educational Stresses on Self-Confidence and Anxiety in Clinical Decision Making
İlknur Bektaş, Dijle Ayar, Aslı Akdeniz Kudubeş
doi: 10.5222/jaren.2020.39200  Sayfalar 280 - 286
Amaç: Bu çalışma, hemşirelik öğrencilerinin eğitim süreçlerinde algıladıkları stresin klinik karar vermede özgüven ve anksiyetelerine etkisini incelemek amacı ile yapılmıştır.
Yöntem: Tanımlayıcı-kesitsel tipte yapılan bu araştırma bir devlet üniversitesinin hemşirelik fakültesi bölümünde okuyan ve klinik uygulamaya çıkmış tüm üçüncü ve dördüncü sınıf hemşirelik öğrencileri ile yürütülmüştür. Araştırmada “Sosyodemografik Veri Toplama Formu” “Hemşirelik Eğitimi Stres Ölçeği”, “Hemşirelikte Klinik Karar Verme Özgüven-Anksiyete Ölçeği” uygulanmıştır. Araştırmaya gönüllü olarak katılan ve ölçekleri tam dolduran 362 öğrenci örneklemi oluşturmuştur. Araştırmanın verileri öğrenciler ile yüz yüze görüşme yöntemi kullanılarak toplanmıştır. Elde edilen veriler bilgisayarda SPSS 15.0 istatistik programı kullanılarak değerlendirilmiştir.
Bulgular: Çalışmaya katılmayı kabul eden öğrencilerin %71,9’ü 3. sınıfa ve %28,1’i 4. sınıfa devam etmektedir. Öğrencilerin %78,5’i kadın, %87,1’i gelirini orta ve %3’ü çalıştığını belirtmiştir. Öğrencilerin yaş ortalaması 21,49+1,18’dir. Hemşirelik öğrencilerinin akademik stresleri tek başına klinik karar vermede anksiyete düzeyinin %13,1’ini açıklamaktadır. Uygulama stresin artması klinik karar vermede anksiyete düzeyini 0,303 kat arttırmaktadır. Hemşirelik öğrencilerinin akademik stresleri tek başına klinik karar vermede özgüven düzeyinin %2,3’ünü açıklamaktadır. Akademik stresin artması klinik karar vermede özgüven düzeyini 0,151 kat azaltmaktadır. Öğrencilerinin klinik uygulama stresleri tek başına klinik karar vermede özgüven düzeyini etkilememektedir.
Sonuç: Hemşirelik öğrencilerinin eğitim ve uygulama stres düzeyleri klinik karar vermede özgüven ve anksiyeteyi etkilemektedir.
Objective: This study aimed to investigate the effects of nursing students’ educational stresses on self-confidence and anxiety in clinical decision making.
Method: This descriptive cross-sectional study was conducted with all third-, and fourth-year nursing students studying in the faculty of nursing at a university. The data was collected using “Socio-demographic Data Collection Form”, “Nursing Education Stress Scale” and “Nursing Anxiety and Self-confidence with Clinical Decision Making (NASC-CDM) Scale”. A total of 362 students who participated in the study voluntarily and filled the scales completely consisted the sampling. The data of the study were collected by face to face interview method with the students. The data were evaluated by using the SPSS 15.0 statistical program.
Result: Students who agreed to participate in the study were in the third (71.9%) and 4th grade (28.1%). Most (78.5%) of them were female students, 87.1% of them were in the middle-income level, and 3.0% of the students were working. The academic stress of nursing students alone explained 13.1% of their anxiety level in clinical decision making. Increased clinical stress increased the level of anxiety in clinical decision making by 0.303 times. The academic stress of nursing students explained 2.3% of the self-confidence level in clinical decision making. Increased academic stress decreased the level of self-confidence in clinical decision making by 0.151 times. The clinical practice stresses of nursing students did not significantly affect the level of self-confidence in clinical decision making.
Conclusions: The level of education and practice stress of nursing students affect self-confidence and anxiety in clinical decision making.

16.
Tip 2 Diyabet Hastalarında Uygulanan EFT ve Solunum Egzersizlerinin Anksiyete ve Kan Şekeri Düzeylerine Etkisi
The Effects of EFT and Breathing Exercises on the Level of Anxiety and Blood Sugar of Type 2 Diabetıc Patients
Hatun Şen, Muhteber Hüsmenoğlu, Safiye Denizer, Ümmiye Yılmaz, Halil Özcan Çelik
doi: 10.5222/jaren.2020.41275  Sayfalar 287 - 293
Amaç: Araştırma, Tip 2 Diyabetes Mellitus (DM) tanılı ve tedaviye başlandığı halde regüle edilemeyen kan şekeri olan hastalara, Duygusal Özgürleşme Tekniği (Emotional Freedom Technique-EFT) yöntemi ile solunum egzersizleri uygulanarak, anksiyete düzeyi ve kan şeker ölçümleri üzerinde anlamlı fark oluşturup oluşturmadığının belirlenmesi amacıyla yapıldı.
Yöntem: Yarı-deneysel (kontrol grupsuz) olarak yapılan çalışma, İstanbul’da bir devlet hastanesinde gerçekleştirildi. Örneklemi Tip 2 DM hastası, bilgilendirilmiş onamı imzalayan ve 5 seans EFT ve solunum egzersizlerini (her hafta bir seans) tamamlayan 30 hasta oluşturdu. Veriler, tanıtıcı bilgi formu, Beck Anksiyete Ölçeği ve kan glukozu takip çizelgesi ile toplandı.
Bulgular: Analizlerden elde edilen bulgular doğrultusunda, hastaların tamamının (%100) kadın, 50 yaşının üzerinde (%60), evli (%90), çocuk sahibi (%92,3), ilkokul mezunu (%56,6) ve ev hanımı (%70) olduğu ayrıca çoğunlukla egzersiz (%70) ya da diyet (%83,3) yapmadıkları saptandı. Hastalara uygulama öncesindeki anksiyete ölçüm ortalamaları (35,30±11,39) “şiddetli derecede” iken, beş haftalık uygulama sonrasındaki ölçüm ortalamaları (7,90±7,31) “hafif derecede” anksiyete düzeyine gerilediği belirlendi. Hastaların kan glukozu ölçüm ortalamaları her ölçümde azalmakla birlikte, ölçümler arasındaki farklar istatistiksel olarak çok ileri derecede anlamlı olduğu (F: 20,433; p<0,001) görüldü.
Sonuç: Tip 2 DM ve kan şekeri regüle olamayan hastalara uygulanan EFT yöntemi ile solunum egzersizlerinin, hem anksiyete düzeylerini hem de kan glukozu ortalamalarını istendik yönde etkilediği çalışmamız ile belirlenmiş oldu.
Objective: The aim of this study was to determine whether there was a significant difference in blood sugar levels and anxiety levels by using EFT techniques with breathing exercises in patients with Type 2 diabetes mellitus (DM), who have unregulated blood sugar levels despite treatment.
Method: A semi-experimental study without a control group was performed in a state hospital in Istanbul. The sample group consisted of 30 patients who had Type 2 DM, signed the informed consent forms, and completed 5 sessions of EFT and breathing exercises (one session per week). Data were collected with an introductory information form, Beck Anxiety Scale and blood glucose monitoring chart.
Results: According to the findings obtained from the analysis, all of the patients were female (100%), over 50 years old (60%), married (90%), had children (92.3%), primary school graduates (56.6%) and housewives (70%). It was determined that the majority of the participants did not exercise (70%) or diet (83.3%). The mean preprocedural anxiety test scores (35.30±11.39) were at an extreme level while the mean measurements (7.90±7.31) after five weeks of treatment were at a mild level. Although the mean values of blood glucose decreased at all measurements, the differences between the measurements were statistically significant (F: 20.433; p <0.001).
Conclusion: It was determined that, using EFT techniques with breathing exercises favourably influence both anxiety levels and blood glucose averages of patients with Type 2 DM and unregulated blood glucose.

17.
Genç Kadınların Dismenore ile Baş Etme Yöntemleri
The Methods of Young Women to Cope with Dysmenorrhea
Tülay Yılmaz, Zulfiyya Nuraliyeva, Hüsniye Dinç
doi: 10.5222/jaren.2020.48344  Sayfalar 294 - 299
Amaç: Bu araştırma, dismenore yaşayan genç kadınların dismenore ile baş etme yöntemlerini belirlemek amacıyla yapılmıştır.
Yöntem: Tanımlayıcı-kesitsel tipteki araştırmanın evrenini, bir üniversitenin sağlık bilimleri fakültesi kadın öğrencileri oluşturmuştur. Dismenore yakınması olan ve araştırmaya katılmayı kabul eden 419 öğrenci araştırma örneklemine alınmıştır. Araştırmanın verileri 15-20 Mart 2018 tarihleri arasında Vizüel Analog Skalası (VAS) ve sosyodemografik özellikler ve genç kadınların dismenore ile baş etme yöntemlerine yönelik 19 sorudan oluşan anket formu kullanılarak yüz yüze görüşme yöntemiyle toplanmıştır. Verilerin analizi SPSS 20.0 paket programında tanımlayıcı istatistikler ve Mann-Whitney U testi kullanılarak yapılmıştır.
Bulgular: Katılımcıların yaş ortalaması 20,18±1,87 (18-30 yaş) ve VAS’a göre ağrı şiddeti ortalaması 6,35±1,97 (0-10) olarak bulunmuştur. Dismenore ile baş etmede %48’inin ilaç kullanmak istemedikleri ve %80’inin ise ilaç dışı uygulamaları kullandıkları belirlenmiştir. Sırasıyla, karın bölgesini ovalama (%86), ayaklara sıcak uygulama (%84), masaj (%75), yeşil çay içme (%47) gibi yöntemleri kullandıkları saptanmıştır. İlaç kullananların ağrı şiddeti ortalaması ilaç kullanmayanların ağrı şiddeti ortalamasından anlamlı derecede yüksek bulunmuştur (Z=-4,549; p=,000). İlaç dışı uygulama kullanan ve kullanmayanların ağrı şiddeti ortalamaları arasında anlamlı farklılık saptanmamıştır (Z=-1,024; p=,306). Adet ağrısının başlama zamanına göre ağrı şiddeti ortalamaları arasında anlamlı farklılık belirlenmemiştir (Z=-1,040; p=,299).
Sonuç: Katılımcıların baş etme yöntemi olarak ilaç dışı uygulamaları büyük oranda tercih ettikleri görülmektedir. Bu yöntemlerin kanıta dayalı olarak kullanılmasının sağlanması, gereksiz ve zararlı olabilecek uygulamaların belirlenmesi ve yarar sağlayan yöntemlerin ortaya çıkarılması için dismenore ağrısını azaltmadaki etkileri konusunda vaka kontrol araştırmaları yapılmalıdır.
Objective: Current study was carried out to determine coping methods of young women with dysmenorrhea.
Method: The universe of this descriptive cross-sectional type study was formed of the female students of Medical Sciences Faculty of a University. A totalof 419 student who had dysmenorrhea complaints and accepted to take part in study was taken as the sample of the study. Data of study were collected by face- to- face interviews realized between 15, and 20 of March 2018 by using Visual Analog Scale (VAS) and a survey form which had 19 questions about sociodemographic characteristics and coping methods with dysmenorrhea of young women. Data analysis was done using descriptive statistics and Mann-Whitney U test in the SPSS 20.0 package program.
Results: The mean age of the participants was 20.18±1.87 (18-30) years and the mean pain severity according to VAS was 6.35±1.97 (0-10). When coping with dysmenorrhea, 48% of them did not want to use drugs and 80% of them used non-pharmacological applications including rubbing the abdominal region (86%), heat application to the feet (84%), massage (75%), and drinking green tea (47%). The mean pain severity of drug users was significantly higher than that of non-drug users (Z=-4.549, p=.000). There was no significant difference in pain intensity averages between non-drug users and non-drug users (Z=-1.024, p=.306). There was no significant difference between pain intensity averages according to the onset time of menstrual pain (Z=-1.040, p=.299).
Conclusion: It was determined that participants preferred non-pharmacological methods in a large extent to cope with dysmenorrhea. So as to provide the evidence-based use and to avoid hazardous practices of non-pharmacological methods, case-control studies evaluating effects of these methods in decreasing the pain of dysmenorrhea should be conducted.

18.
Annelerin Tamamlayıcı Beslemeye Geçiş Sürecinde Yaşadıkları Güçlükler: Niteliksel Çalışma
Experıenced Dıffıcultıes Of Mothers In Complementary Feedıng Process: A Qualıtatıve Study
Ayşe Şener Taplak, Sevinç Polat, Emine Erdem, Muzaffer Taplak
doi: 10.5222/jaren.2020.80775  Sayfalar 300 - 308
Amaç: Bu çalışma, tamamlayıcı beslenmeye geçiş sürecinde annelerin yaşadıkları güçlükleri ve güçlüklerle baş etmeye ilişkin görüşlerini belirlemek amacıyla nitel çalışma olarak gerçekleştirildi.
Yöntem: Çalışma bir aile sağlığı merkezine 6-12 aylık bebeklerinin aşı ya da rutin kontrolleri için başvuran 10 primipar anne ile yürütüldü. Veriler, tanıtıcı bilgi formu ve yarı yapılandırılmış soru formuyla toplandı. Etik kurul ve kurum izni alınan çalışmada, araştırmanın amacı ve ses kaydı hakkında bilgi verilerek, annelerden sözel onam alındı. Elde edilen veriler tümevarımsal içerik analizi yöntemiyle çözümlendi.
Bulgular: Çalışmaya katılan annelerin tamamına yakınının tamamlayıcı beslenme hakkında daha önce bilgi aldığı, ancak kendilerini bu konuda yeterli hissetmedikleri belirlendi. Annelerin çoğunun tamamlayıcı beslenmeye 6. ayda geçtiği ve yarısından fazlasının bebeklerinin bazı gıdaların tadını beğenmeme, yeni gıdaları denemeye direnç gösterme, protein içerikli gıdaları almada isteksizlik, diş ağrısı nedeniyle gıdayı reddetme, bulantı ve yutamama gibi tepkileri nedeniyle güçlükler yaşadıkları belirlendi. Annelerin bebeklerinin doymadığını düşünerek fazla besin vermeye eğilimli oldukları, bebeklerinin zarar görebileceğini düşünerek korktukları ve çaresizlik hissettikleri saptandı.
Sonuç: Çalışmada, tamamlayıcı beslenmeye geçiş sürecinde annelerin kendilerini yetersiz hissettikleri ve bebek tepkilerinden kaynaklı güçlükler yaşadıkları belirlendi. Bu sonuçlara göre, tamamlayıcı beslenmeye geçiş sürecine ilişkin tekrarlı eğitimler verilmesi ve bu süreçte hemşireler tarafından annelerin desteklenmesi önerilebilir.
Objective: This study was conducted as a qualitative research to determine the opinions of mothers about the difficulties they experienced and their coping with difficulties during the transition period to complementary feeding.
Method: The study was carried out with 10 primiparous mothers who applied for vaccination or routine controls of their 6-12-month-old infants in a Family Health Center. The data were collected with an introductory information form and a semi-structured questionnaire. Permission was obtained from the institution and the ethics committee before the study started. In addition, verbal approval was obtained from the mother by giving information about the purpose of the research and voice recording. The obtained data were analyzed by inductive content analysis method.
Results: It was determined that nearly all of the mothers who were included in the study had already received information about complementary nutrition, but did not feel themselves adequately informed. Most of the mothers started to provide complementary feeding during the 6th month, but more than half of the babies had difficulties like disliking the taste of some food, resisting to try new foods, reluctancy to intake the food with protein content, rejecting intake of food due to toothache, nausea and swallowing. It was determined that mothers were more prone to extra feeding thinking that their babies were still hungry and felt despair and fear thinking that their babies might be harmed.
Conclusion: In the study, it was determined that mothers felt insufficient during the transition period to complementary feeding and had difficulties due to reactions of their infants. According to these results, it may be suggested to give repetitive trainings on the transition to complementary feeding and to support mothers by nurses during this process.

19.
Hemşirelerin Duygusal Emek Düzeylerinin Değerlendirilmesi
Assessing Nurses’ Emotional Labor Levels
Kadriye Özkol Kılınç, Betül Bayrak, Çiğdem Gamze Özkan, Yeter Kurt, Havva Öztürk
doi: 10.5222/jaren.2020.83723  Sayfalar 309 - 316
Amaç: Bu çalışmanın amacı hemşirelerin duygusal emek düzeylerinin değerlendirilmesidir.
Yöntem: Tanımlayıcı nitelikteki bu araştırma bir üniversite hastanesinde yoğun bakım ve yataklı servislerde çalışan 208 hemşireyle gerçekleştirilmiştir. Veriler, bilgi formu ve Duygusal Emek Ölçeği kullanılarak toplanmış; yüzde, ortalama, ANOVA, Kruskall Wallis, t ya da Mann Whitney-U testi ile analiz edilmiştir.
Bulgular: Hemşireler duygusal emek ölçeği toplamından ortalama 2.80±0.68 puan almıştır. Ölçek alt boyutlarından ise derinlemesine davranış boyutunda 3.29±0.88, duygusal çaba boyutunda 3.23±0.77 ve yüzeysel davranış boyutunda 2.26±0.86 puan almıştır. 36 yaş ve üstü ile günlük 1-10 hastaya bakım veren hemşirelerin yüzeysel davranış alt boyutu ile duygusal emek ölçeği toplam puanının diğerlerinden daha yüksek olması istatistiksel olarak anlamlıdır. Ayrıca evli hemşirelerin duygusal çaba ve yöneticisinden memnun olan hemşirelerin derinlemesine davranış alt boyut puanlarının diğerlerinden daha yüksek olması istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur (p<0.05).
Sonuç: Hemşireler hastalarına bakarken orta düzeyde duygusal emek harcamakta, bununla birlikte yaşları artıkça ve günlük baktıkları hasta sayısı 10'dan daha az olduğunda daha fazla yüzeysel davranmakta ve duygusal emek harcamaktadırlar.
Objective: This study focused on assessing nurses’ emotional labor levels.
Method: This descriptive study was done with 208 nurses who worked at intensive care service and inpatient services of a university hospital. The data were collected using Information Request Form and Emotional Labor Scale and were analyzed with percentages, arithmetical means, ANOVA, Kruskall Wallis, t or Mann Whitney-U test.
Results: Nurses received an average score of 2.80±0.68 from total emotional labor scale. As for subdimensions, nurses received 3.29±0.88 in deep acting subdimension, 3.23±0.77 in emotional effort subdimension and 2.26±0.86 in surface acting subdimension. Nurses who were aged ≥36 years and served for 1-10 patients per a day had higher scores in surface acting subdimension and total emotional labor scale than others; which was statistically significant. Besides, scores of emotional effort subdimension of those nurses who were married and scores of deep acting subdimension of those nurses who were satisfied with managers were higher than others; which was statistically found significant (p<0.05).
Conclusion: Nurses use moderate level of emotional labor while they are caring for their patients and they demonstrate more surface acting and use more emotional labor as their ages increase and number of patients per day is ≤10.

20.
Uyku Apneli Hastalarda Yorgunluğun İncelenmesi
The Investigation of fatigue in Patient with Sleep Apnea
Hatice Yorulmaz, Nuran Mehmetoğlu, Kübra Yıldırım, Ezgi Eser
doi: 10.5222/jaren.2020.36036  Sayfalar 317 - 323
Amaç: Bu araştırma uyku apneli hastalarda sosyodemografik ve hastalığa ilişkin özelliklerin yorgunluk etki ve şiddet düzeylerine etkisinin incelenmesi amacıyla yapıldı.
Yöntem: Araştırma etik kurul izni alındıktan sonra, İstanbul ilindeki bir tıp fakültesi, ve yedi tane özel hastaneye başvuran 50 uyku apneli hasta ile gerçekleştirildi. Veri hastalara ‘Tanıtıcı bilgi formu’, ‘Yorgunluk Şiddet Ölçeği’ ve ‘Yorgunluk Etki Ölçeği’ uygulanarak toplandı. Verilerin analizinde Mann Whitney U testi, Kruskal Wallis testi t – testi ve Spearman Korelasyon analizi kullanıldı.
Bulgular: Hastaların %50 sinin 20-40 yaş grubunda, % 60’ının erkek % 78’inin evli, % 54’ünün lise mezunu, % 46’sının memur, % 70’inin gelirinin gidere eş olduğu saptandı. Hastaların %36’sının üç yıl ve üzeri süredir tanı aldığı, %38’inin üç yıl ve üzeri süredir tedavi gördüğü, %82’sinin ilaç kullanmadığı, %90’nının hastalığının obstrüktif tipte olduğu, %76’sının ek kronik hastalığının olmadığı belirlendi. Gündüz uykuya gereksinim duyanların duymayanlara, İlaç kullananların kullanmayanlara, ek kronik hastalığı olanların olmayanlara, kilo artışı yaşayanların yaşamayanlara göre yorgunluk şiddet ve etki ölçeği puan ortalamaları daha yüksek bulundu (p<0,05)
Sonuç: Çalışmada ilaç kullanan, kilo artışı şikayeti olanların, gündüz uyku gereksinimi yaşayanların, ek kronik hastalığı olan hastaların yorgunluklarının günlük yaşantılarını daha fazla etkilediği görüldü.
Objectives: The goal of this research was to find the level and severity of fatigue in patients with sleep apnea regarding to their features of sociodemographic and disease.

Methods: After getting the permission from ethics committee, the research was performed with 50 patients from a faculty hospital and seven private hospitals in Istanbul.
The information was collected by identification form, Fatigue Severity and Fatigue Impact Scale. To analyze the information, Mann Whitney U test and Kruskal Wallis test and Spearman Correlation test were performed.
Results: 50% of the patients were between the ages 20 to 40, 60% were male, 78% were married, 54% were high school graduates, 46 % were civil officers and 70% had income equal their outcome. 36% of the patients had three years and over diagnosis, 38% had three years and over treatment, 82% did not use drugs, 90% had obstructive type, and 76% had no additional chronic disease. Patients who felt the need of sleep in the morning, patients who used medication, who have additional chronical medical disease and who have weight gaining problems were having more severe fatigue experiences than patients who do not experience these changes.
Conclusion: The usage of medication, complaints of weight gain, the need of morning sleep and additional chronical diseases were affecting the level of fatiguenen that comes with sleep apnea.

21.
Hemşirelerin Psikolojik Sözleşme Düzeyleri ve Etkileyen Faktörler
Psychological Contract Levels of Nurses and Affecting Factors
Doğa Ulcay, Nefise Bahçecik
doi: 10.5222/jaren.2020.93063  Sayfalar 324 - 330
Araştırma hemşirelerin psikolojik sözleşme düzeyleri ve etkileyen faktörlerin belirlenmesi
amacıyla yapıldı.
Yöntem: Araştırma, tanımlayıcı olarak, İstanbul’da 11 kamu hastanesinde, 05.09-30.12.2017
tarihleri arasında, 329 hemşire katılımıyla gerçekleştirildi. Verilerin toplanmasında Tanıtıcı Bilgi
Formu ve Psikolojik Sözleşme Ölçeği kullanıldı. Araştırma verilerinin değerlendirilmesinde tanımlayıcı
istatistiksel metotlar, Student t Test, Oneway Anova Test ve Bonferroni test kullanıldı.
Bulgular: Hemşirelerin %83,9’u kadın, %41,9’u 26-35 yaş grubunda, %60,5’i evli, %55,6’sının
lisans mezunu olduğu, %38,0’i 1-5 yıl mesleki deneyime sahip, %46,5’i dahiliye servislerinde,
%62,6’sı nöbet/vardiya şeklinde ve %43,8’i 40-45 saat çalıştığı görüldü. Psikolojik Sözleşme Ölçeği
toplam puan ortalaması 2,46±0,48 olarak saptandı. 36 yaş ve üzeri, kadın, evli, lisansüstü mezunu,
dahiliye ve cerrahi servislerinde,16 yıl ve daha uzun süre bulunduğu kurumda çalışan, sorumlu
hemşire olan, gündüz ve 40-45 saat çalışan hemşirelerin toplam psikolojik sözleşme puanları
yüksek ve istatistiksel olarak anlamlı fark bulundu (p<0.05).
Sonuç: Araştırma sonucunda; hemşirelerin psikolojik sözleşme düzeyi orta düzeyde bulundu.
Hemşirelerin, yaşlarının, cinsiyetlerinin, medeni durumlarının, eğitim durumlarının kurumda çalışma
süresinin, poziyonunun, deneyiminin, çalışma şeklinin, haftalık çalışma saatinin psikolojik
sözleşme düzeylerini etkilediği belirlendi.
The aim of the study was to determine the levels of psychological contracts of nurses
and the affecting factors.
Method: As a descriptive study the research was conducted in 11 public hospitals in Istanbul
between 09.05.2017 and 12.30.2017 with the participation of a total of 329 nurses. The
Introductory Information Form and the Psychological Contract Scale were used to collect data. In
the evaluation of the study data, Descriptive statistical methods, Student t Test, One way Anova
Test and Bonferroni test were used.
Results: Most (83,9%) of the nurses participated in the study were women, in the 26-35 age
group (41.9%), married (60.5%), 55.6% and undergraduate (55.6%). While 38.0% of them had 1-5
years professional experience 46.5% were working in internal services, 62.6% of them in watch/
shift mode, and 43.8% of them worked for 40-45 hours per week, Psychological Contract Scale
mean total score were found to be 2.46±0.48. The total psychological contract scores of nurses
aged 36 years and over, female, married, undergraduate nurses, nurses who were working for 16
years and longer in departments of internal medicine and surgical branches, charge nurses, those
working daytime and for 40-45 hours were found to be statistically significantly higher.
Conclusion: As a result of the research; the psychological contract level of the nurses was found
to be moderate. It was determined that the nurses’ age, gender, marital status, educational
status, duration of institutional work, position, experience, working style, weekly working hours
affect psychological contract levels.

22.
Nöroşirurji Yoğun Bakım Ünitesinde Öğrenci Hemşire Olmak: Nitel Bir Çalışma
Being a Student Nurse in Neurosurgical Intensive Care Unit: A Qualitative Study
Serpil Yüksel, Gülay Altun Ugras
doi: 10.5222/jaren.2020.94824  Sayfalar 331 - 340
Objective: The aim of this study was to determine the perceptions, thoughts and clinical experiences of second-year nursing students about a neurosurgical intensive care unit (ICU).
Method: The population of this phenomenological qualitative study consisted of 21 second-year nursing students who received clinical training in a neurosurgical ICU of a university hospital. Data were collected by face-to-face and in-depth interviews in June 2018. Data were analyzed using inductive content analysis, and 60 codes, 14 categories and five themes emerged in the data analysis.
Results: The mean age of the participants, most of whom were female students, was 20.7 years. The clinical training period of the majority of the students was three days. It was determined that the ICU environment, status of patients, attitudes of nurses and applied care interventions affected their clinical experience. The students stated that witnessing the death of a patient, not being able to communicate with an unconscious patient, and care interventions such as oral care and aspiration affected them emotionally. The majority of the students indicated that neurosurgical ICU was an essential area for clinical training and they wanted to work in this unit after graduation.
Conclusion: The results of the research revealed that neurosurgical ICU is an important and useful clinical environment for nursing education, but in this unit, some students experience severe anxiety that negatively affects their professional self-esteem.
Amaç: Bu araştırmada, hemşirelik ikinci sınıf öğrencilerinin Nöroşirürji Yoğun Bakım Ünitesi’ne (YBÜ) ilişkin algılarını, düşüncelerini ve klinik deneyimlerini belirlemek amaçlandı.
Yöntem: Fenomolojik tipteki bu kalitatif araştırma, bir üniversite hastanesinin nöroşirurji YBܒnde klinik eğitim alan 21 ikinci sınıf hemşirelik öğrencisi ile gerçekleştirildi. Araştırma verileri, yüz yüze ve derinlemesine bireysel görüşme yöntemi ile Haziran 2018 tarihinde toplandı. Veriler tümevarımcı içerik analizi ile değerlendirildi, 60 kod, 14 kategori ve beş tema belirlendi.
Bulgular: Çoğunluğunu kız öğrencilerin oluşturduğu katılımcıların yaş ortalaması 20.7 yıldı. Öğrencilerin çoğunluğunun klinik eğitim süresi üç gündü. Klinik deneyimi, YBÜ ortamının, hastaların durumunun, hemşirelerin tutumunun ve uygulanan bakım girişimlerinin etkilediği belirlendi. Öğrenciler, hastanın ölümüne tanıklık etmenin, bilinci kapalı hasta ile iletişim kuramamanın, ağız bakımı ve aspirasyon gibi bakım girişimlerinin kendilerini duygusal olarak etkilediğini ifade etti. Öğrencilerin çoğunluğu nöroşirurji YBܒnin klinik eğitim için gerekli olduğunu ve mezuniyet sonrası bu ünitede çalışmak istediğini belirtti.
Sonuç: Araştırma, nöroşirurji YBܒnin hemşirelik eğitimi için önemli ve yararlı bir klinik ortam olduğunu, ancak bu ünitede bazı öğrencilerin mesleki özgüvenlerini olumsuz etkileyecek ciddiyette anksiyete yaşadığını ortaya koydu.

23.
COVİD-19 Pandemi Sürecinde Hastane Uygulamalarının SWOT Analizine Göre Değerlendirilmesi
An Evaluation of Hospital Practices Using Swot Analysis during Covid-19
Muhammed Emin Demirkol, Songül Yorgun, Hakan Esen, Fatma İmka Şafak, Beyhan Öztürk, Zeynep Baysal, Hatice Orman
doi: 10.5222/jaren.2020.90958  Sayfalar 341 - 351
Günümüzde sağlık hizmetleri, hizmet kapsamı ve uygulamalar dahilinde bir çok riski bünyesinde barındırmakta ve tehlikeli işler kapsamında yer almaktadır. Bu süreçte risklerin değerlendirilmesi ve bunlara yönelik önlemlerin alınması kaçınılmaz olmalıdır. Son aylarda gerek ülkemizi gerekse dünyayı etkileyen pandemi durumu hastanelerde risk değerlendirmelerini bir kez daha önemli kılmıştır. Pandemi durumunda yapılanlar, yapılacaklar gerek çalışanların sağlığı ve güvenliği gerekse toplum açısından önem arz etmektedir. Pandemide hızlı ve etkin kararlar almak ve uygulamaya geçmek gerekmektedir. Stratejik kararlar almada yol gösterici en önemli araçlardan biri de SWOT (GZFT) analizidir. Stratejik planlamanın bir aracı olan SWOT analizi; İngilizce Strenghts (güçlü yönler), Weaknesses (zayıf yönler), Opportunities (Fırsatlar) ve Threats (Tehditler) kelimelerinin baş harflerinden oluşmaktadır.
Amaç: Bu çalışma Sağlık Bakanlığı tarafından Pandemi Hastanesi olarak belirlenen bir devlet hastanesinde SWOT analizi ile pandemi sürecinin kurumsal açısından değerlendirilmesi, zayıf yönlerinin geliştirilmesi, güçlü yönlerinin sürdürülmesi, fırsatların öncelikli olarak kullanılması ve tehditlere karşı ivedi olarak önlemlerin alınması amacıyla yapılmıştır. Bu süreç bir nevi süreç geliştirilmesi, iyileştirilmesi ve bu konudaki çalışmaların geliştirilmesi için ön görülmüştür.
Yöntem: Çalışma ile pandemi sürecinde kurumun güçlü yönleri, zayıf yönleri, fırsatları ve kuruma yönelik tehditler tanımlanmıştır. Araştırmacılar tarafından analiz için ölçüm aracı olarak oluşturulan COVID-19 Salgını Önleme ve Kontrol Stratejisi İçin Kilit Faktörlerin SWOT Analizi Formu ve COVID-19 Stratejik Fırsat Analiz Modeli formu kullanılarak faktörler belirlenmiştir. Çalışma için kurumdan izin, T.C. Sağlık Bakanlığı Sağlık Hizmetleri Genel Müdürlüğü onayı ve Bolu Abant İzzet Baysal Üniversitesi Klinik Araştırmalar Etik Kurul Onayı (2020/169) alınmıştır.
Bulgular: Temelde güçlü yön T.C. Sağlık Bakanlığı uygulamalarının güncel, yerinde ve yönlendirici olması, üst yönetimin desteğinin tam olması, zayıf yön kurumun farklı lokalizasyonlarda yerleşkelerinin olması, fırsat olarak kurumun personel yapısı ve süreci sahiplenen özellikleri, tehdit olarak Bolu ili genelindeki riskler yer almıştır.
Sonuç: Kurumlar güçlü, zayıf yönlerini, fırsatlarını ve tehditlerini (SWOT) tanımak zorundadır. Daha sonrasında dış çevredeki fırsatlar ile güçlü yönleri birleştirecek, dış çevredeki tehditler ile zayıf yönleri azaltma davranışı gösterecektir.Pandemi sürecinde SWOT analizi ile kurumun imkan ve kaynaklarının tanımlanması, eksikliklerin giderilmesi, gelecek yönetimlere yol gösterici olması açısından anlamlıdır. SWOT analizi sağlık hizmeti karar vericilerine belirledikleri süreçte rehberlik etmesi açısından önemlidir ve iyi bir araçtır. Konu ile ilgili olarak daha önceden ve bu süreçte böyle bir çalışmanın hastane bazında ilk defa yapılmış olması çalışmanın kıymetini artırmaktadır.
In our current era, healthcare harbours many risks in its scope of its services, and practices and is placed in a category of dangerous professions. During this process, evaluation of risks and taking necessary precautions is inevitable. The recent pandemic that impacted our country and the world has once again showed the importance of risk evaluations in hospitals. The practices applied and those to be adopted during the pandemic are critical for the safety of healthcare workers and the safety of society in general. It is necessary to make speedy decisions and put these decisions in practice immediately during a pandemic. One of the most important instruments in strategic decision making is a SWOT analysis; an abbreviation made with the initial letters of Strengths, Weaknesses, Opportunities, and Threats in English.
Objective: The present study was conducted at a state hospital that was selected to serve specifically the pandemic patients with the aim to improve the processes and procedures and to develop further studies in this area by using a SWOT analysis conducted to evaluate pandemic from an institutional perspective during the pandemic; to maintain its strength, and empower its weaknesses, prioritize the opportunities, and to take immediate precautions for emerging threats. The study aimed to.
Method: The study described and analyzed the institutional strengths, and weaknesses, opportunities, and threats. Researchers first created the analytical instruments; the SWOT Analysis of Critical Factors to Prevent and Control the COVID-19 Outbreaks and the COVID-19 Strategic Opportunities Model to use in data analysis and identify the critical variables in the process. The study received institutional review board approvals from T. C. Ministry of Health, General Directorate of Health Services and Bolu Abant Izzet Baysal University Clinical Studies Ethical Board (2020/169).
Results: The major themes that emerged were; in terms of strengths, processes and procedures put in place by the ministry of Health to be updated with recent data, and aimed at specific issues, and were instructional. Another strength was that the upper administration was supportive of the healthcare workers. The weaknesses included the hospital having different satellite locations. The opportunities were about the staff at the hospital and how they were invested in the process. A threat was the general risks that were associated with the city of Bolu in general.
Conclusion: It is critical for institutions to reflect on and identify their strengths, weaknesses, opportunities, and threats (SWOT). As a result of this reflective process, the institutions can combine their strengths with the external opportunities and can address their weaknesses. It is important to conduct a SWOT analysis during the pandemic to identify the institutional possibilities and resources, address the weaknesses, and provide an example for future administrations. A SWOT analysis is therefore an important and helpful instrument to guide healthcare policy makers and administrations during a given emergency process. This study will contribute to previous literature significantly as it is the first example of a SWOT analysis conducted at the hospital level during the pandemic.

24.
Bir Aile Sağlığı Merkezine Kayıtlı 15-49 Yaş Kadınların Acil Kontraseptif Yöntemleri Bilme, Uygulama Durumları ve İlişkili Faktörler
Emergency Contraceptive Methods Knowledge, Use and Related Factors of 15-49 Year Women in a Family Health Center
Mistan Arslancan, Hüseyin Çetin, Müjgan Tuna, Ayşe Yıldızdal, Can Öner, Engin Ersin Şimşek
doi: 10.5222/jaren.2020.60251  Sayfalar 352 - 359
Amaç: Çalışmanın amacı bir aile sağlığı merkezine kayıtlı 15-49 yaş kadınların acil kontraseptif yöntemleri bilinme, uygulanma durumu ve ilişkili faktörlerin belirlenmesidir.
Yöntem: Tanımlayıcı tipteki bu çalışma İstanbul Kartal’da bir Aile Sağlığı Merkezi’nde yürütülmüştür. Çalışmaya bu birimlere kayıtlı 407 kadın alınmıştır. Veriler çalışmacılar tarafından oluşturulan bir anket formuyla yüz yüze görüşme tekniği ile toplanmıştır.
Bulgular: Katılımcıların yaş ortalaması 34,3±7,6 yıl idi. Katılımcıların % 41,7 (n=170)’si 8 yıl ve altı eğitime sahipti. Katılımcıların %65,4 (n=266)’ü herhangi bir gebelikten korunma yöntemi kullanmaktaydı. İstenmeyen gebelik öyküsü olan kadın oranı %17,3 (n=59)’tür. Ertesi gün hapı terimini duyanların %62,1 (n=113)’i bu yöntemin nasıl kullanılacağını bilmektedir. Çalışmaya katılanların %11,3 (n=46)’ü daha önce en az bir defa acil gebelikten korunma yöntemi kullanmıştır. Gebelik sayısı arttıkça yöntem kullananların oranı anlamlı olarak artmaktadır. Acil kontroseptif yöntem kullanıcıların büyük çoğunluğu bu yöntemi sağlık personelinden duyduklarını belirtmişlerdir. Katılımcılar yöntemi eczaneden (%87,0; n=40) ve ASM’den %13,0 (n=6), temin ettiğini belirtmiştir.
Sonuç: Katılımcılarımızda istenmeyen gebelik oranları ile acil kontraseptif yöntem kullanımı arasında anlamlı bir fark vardır. Yöntem daha çok gece eczanelerden alınmaktadır. Yan etkisi daha az ve fiyatı yüksek olan bu hapların gereksinimi olan bireylere ASM’den verilmesinin kullanım oranlarını arttıracağını düşünmekteyiz.
Objective: The aim of the study is to determine knowledge, and use of emergency contraceptive methods by 15-49 year-old women registered in a family health center and related Factors.
Method: This descriptive study was carried out in the Family Health Center of in Kartal County of Metropolitan City of Istanbul with 407 women registered in these units. The data were collected by face-to-face interview technique with a questionnaire form created by the investigators.
Results: he mean age of the participants was 34.3±7.6 years. 41.7% (n=170) of the participants had education for 8 years or less. The 65.4% (n=266) of the participants used any contraception method. The 62.1% (n=113) of those who heard the term “morning after pill” knew how to use this method. The 17.3% of women had a history of unwanted pregnancy (n=59). The 11.3% (n=46) of the participants of the study have used emergency contraception method at least once before. As the number of pregnancies increases, the rate of those who use the method increases significantly. The vast majority of emergency contraceptive method users stated that they had heard this method from health personnel. Participants stated that they obtained this pill from the pharmacy (87.0%; n=40) and 13.0% (n=6) from the family health centers (FHCs).
Conclusion: There is a significant difference between unwanted pregnancy rates and the use of emergency contraceptive methods. The method is mostly procured from the pharmacies at night. We think that giving these pills, which have less side effects but high prices, to individuals in need from FHCs will increase the rates of their usage.

DERLEME
25.
Yoğun Bakım Ünitelerinde Alarm Yönetimi
Alarm Management In Intensive Care Units
Fatma Dursun Ergezen, Emine Kol, Atilla Ramazanoğlu
doi: 10.5222/jaren.2020.74946  Sayfalar 360 - 365
Sağlık hizmetlerinde kullanılan alarm sistemleri, hastada meydana gelebilecek olası sorunlar ve tehlikeli durumlarda sesli ve ışıklı yöntemler ile uyarı veren mekanizmalardır. Alarm sistemleri yoğun bakım ünitelerinde, hastanın durumundaki ani değişimleri belirlemek ve uygun müdahaleleri gerçekleştirmek amacıyla kullanılmaktadır. Alarm sistemleri, hasta güvenliği amacı ile sıklıkla kullanılmasına rağmen, bilgi ve yönetim eksikliğine bağlı sorunları da beraberinde getirmektedir.Bu makalede, alarm sistemleri ile ilgili kavramlar/tanımlar, alarm sistemleri ve hasta güvenliği ilişkisi, alarm yönetimi ile ilgili uygulamalar tartışılmıştır.
Alarm systems used in health services are mechanisms that give warning by audible and visual methods about possible problems related to the condition of the patient and in dangerous situations. Alarm systems are being used in intensive care units to detect sudden changes in the
patient’s condition and to perform appropriate interventions. Although the alarm systems are often used with patient safety purposes, they also bring with them problems due to lack of knowledge and management. In this article, concepts related to alarm systems/definitions, alarm
systems and relation to patient safety, alarm management interventions have been discussed.

26.
Evde Bakımda Hasta Güvenliğine Yönelik Kanıt Temelli Uygulamalar: Sistematik Derleme
Evidence-Based Applications for Patient Safety in Home Care: Systematic Review
Hanife Durgun, Nuray Turan, Hatice Kaya
doi: 10.5222/jaren.2020.02419  Sayfalar 366 - 374
Amaç: Bu makale, evde bakımda hasta güvenliğine yönelik planlanmış ve hemşirelik uygulamalarına rehberlik edebilecek araştırmaların sistematik olarak incelenmesi amacıyla gerçekleştirildi. Yöntem: Bu çalışmada, Pubmed, COCHRANE ve Science Direction veri tabanları tarandı. Çalışma kapsamında, “nursing”, “home care”, “patient safety” ve “elderly individuals” ve “evidence-based practice” anahtar sözcükleri kullanılarak toplam 53 çalışmaya ulaşıldı. Bunlardan tam metnine ulaşılabilen ve yayın dili İngilizce olan 31 makale örneklemi oluşturdu. Bulgular: Çalışma kapsamında elde edilen sonuçlar; “ilaç yönetimi”, “düşmelerin önlenmesi”, “plansız hastaneye yatış” ve “yaşam kalitesini arttırmaya yönelik uygulamalar” olmak üzere 4 gruba ayrıldı. İlaç yönetimine yönelik; yaşlı bireylerde ilaç hatalarını önlemeye yönelik eğitim programlarının oluşturulması ve riskli bireylerin yakından takip edilmesi, video konferansların düzenlenmesi, düzenli telefon görüşmelerinin planlanması ve bireysel hatırlatma programlarının kullanılması önerildi. Düşme ve yaralanmaların önlenmesine yönelik olarak; bu konularda risklerin belirlenmesi, önleme programlarının planlanması, kaymayı engelleyen araç-gereçlerin kullanılması, ıslak ve kaygan zeminde kontrollü ve yavaş yürünmesi, karanlık ortamların aydınlatılması ve ilaç yönetim modelinin kullanılması önerildi. Plansız hastaneye kabulde ise; evde bakım sağlık profesyonellerinin vaka yöneticisi olabilecekleri ve düşmelerin önlenmesi, 24 saatlik hemşire çağrı sistemlerinin oluşturulması, yaşlı birey ve ailesine yönelik eğitimlerin planlanması, güvenlik ve risk faktörlerinin değerlendirilmesinin yapılması önerildi. Sonuç: Sağlık profesyonelleri tarafından planlanan yaşlı bireye özgü bakım ile ilaç yönetiminin sağlanması, düşmelerin ve yaralanmaların önlenmesi, plansız hastaneye yatışların en aza indirilmesi, yaşlı birey ve ailesinin yaşam kalitesinin arttırılmasına katkı sağlayabileceği düşünülmektedir.
Objective: This article was planned to systematically examine the investigations that can guide the nursing practices for patient safety in home care. Method: In this study, Pubmed, COCHRANE and Science Direction databases were screened. Within the context of the study, a total of 53 studies could be accessed using the key words “nursing”, “home care”, “patient safety” and “elderly indivuduals”, “evidence-based practice”. Thirty-one articles published in English language whose full text could be reached constituted the sample. Results: The results obtained within the context of the study were divided into 4 groups as drug management, the prevention of falls, unplanned hospital admission and applications to improve the quality of life. The creation of training programs to prevent medication errors in the elderly, close monitoring of high-risk individuals, arrangement of video conferences, planning regular phone interviews and individual reminder programs were proposed in drug management. For the prevention of falls and injuries; determination of the risks in these issues, planning prevention programs, using tools and equipment that prevent slipping, controlled and slowly and slowly walking on wet and slippery surfaces, illumination of dark environments and using a drug management model have been proposed.The creation of a 24-hour nurse call systems, caregiver education and the assessment of risk factors were proposed in unplanned hospital admissions. While it was stated that the support of caregivers in family is very important, the incontinence, foot care, self-healthcare management were proposed for improving the quality of life. Conclusions: It has been thought that the management of the care specific to elderly and drug management planned by healthcare professionals, prevention of falls and injuries, minimization of unplanned hospitalizations will contribute to improvement of the quality of life of the elderly, and his/her family.

27.
Acil Servislerde Görülen Ortopedik Travmalar ve Hemşirelik Bakımı
Orthopedic Traumas Observed in Emergency Departments and Nursing Care
Açelya Türkmen, Gönül Yılmaz Dündar, Neriman Akyolcu
doi: 10.5222/jaren.2020.88700  Sayfalar 375 - 380
Ortopedik travmalar, basit yaralanmalardan, uzun dönem ağır ve fiziksel sakatlıklara kadar değişik sorunlara neden olabilmekte; bağlı olarak fiziksel, ruhsal ve sosyal sorunların yanı sıra ciddi ekonomik yük oluşturabilmektedir. Bireylerde meydana gelen yetersizliklerin birincil nedenleri arasında yer alan ortopedik travmalar, tüm yaralanmaların yaklaşık %66’sını oluşturmaktadır [1]. En sık görülen ortopedik travmalar, yumuşak doku-eklem yaralanmaları ve kırıklardır. Travma bakımının hastane öncesi ve acil servis değerlendirmesinin yapıldığı resüsitasyon aşaması, hasta için ciddi fizyolojik stres oluşturan bir dönemdir. Bu süre içerisinde birincil terapötik hedefler, havayolu açıklığını korumak, yeterli oksijenasyon ve ventilasyonu sağlamak, dolaşımı desteklemek ve nörolojik işlevleri değerlendirmektir [2,3]. Bu derlemede acil servislerde görülen ortopedik travmalar ve buna yönelik hemşirelik bakımı ele alındı.
Orthopedic traumas can cause various problems ranging from simple injuries to long-term severe and physical disabilities; physical, psychological and social problems as well as serious economic burden. Orthopedic traumas, among the primary causes of inadequacies in individuals, constitute about 66% of all injuries [1]. The most common orthopedic traumas are soft tissue-joint injuries and fractures. The resuscitation phase of pre-hospital and emergency service assessment of trauma care is a period of severe physiological stress for the patient. Primary therapeutic targets during this time are; maintaining airway widening, providing adequate oxygenation and ventilation, supporting circulation, and evaluating neurological functions [2,3]. In this review, orthopedic trauma seen in emergency departments and nursing care for this were discussed.

28.
Transversus Abdominis Plan Bloğu ve Hemşirelik Bakımı
Transversus Abdominis Plane Block and Nursing Care
Gönül Yılmaz Dündar, Inci Kırtıl, Pınar Ongün, Nevin Kanan
doi: 10.5222/jaren.2020.70883  Sayfalar 381 - 387
Transversus abdominis plan bloğu, ameliyat sonrası dönem ağrı kontrolünde, kullanılmaya başlanan güncel bir bölgesel anestezi yöntemidir. Yapılan çalışmalarda, abdominal cerrahi girişimler sonrası uygulanan transversus abdominis plan bloğunun, analjezi sağlamada etkili olduğu bulunmuştur. Bu uygulama, ultrasonografi eşliğinde ya da kör teknikle, karın duvarının anterolateral bölgesindeki boşluğa lokal anestezik madde enjeksiyonu yapılarak gerçekleştirilir. İşlem sırası ve sonrasında abdominal organ yaralanması, yüksek doz lokal anestetik madde uygulaması sonucu ilaç toksisitesi gibi komplikasyonlar açısından dikkatli olunmalıdır. Transversus abdominis plan blok uygulaması, özellikle ameliyat sonrası akut dönemde ağrı oluşumunu engellediği için hasta konforunu sağlayan önemli ve güncel bir girişimdir. Hemşirelik bakımında uygulanan girişimler ise eğitim, tanılama, izlem, kayıt tutma, katater bakımı, pansumanların yapılması ve kontrolü olarak sıralanabilmektedir. Yapılan hemşirelik girişimleri ile uygulanan transversus abdominis plan bloğunun değerlendirilmesi, izlenmesi ve dökümantasyonu kurumlar arasında farklılık gösterebilmektedir. Bu derlemede, cerrahi girişim sonrası olası ağrının etkili yönetiminde bilinen bir yaklaşım olarak transversus abdominis plan bloğu uygulaması ve bu uygulamanın öncesi, sırası ve sonrası dönemlerinde bireyin hemşirelik bakımının aşamaları ve önemi vurgulanmıştır.
Transversus abdominis plane block is a new method of regional anesthesia that is started to be used for postoperative pain control. In the studies performed, it was found that the transversus abdominis plane block applied after abdominal surgery ensured effective analgesia. This procedure is performed by ultrasound-guided or blunt technique by injecting a local anesthetic into the cavity in the anterolateral region of the abdominal wall. Care should be taken in terms of complications such as abdominal organ injury during, and after procedure, high toxicity of local anesthetic drug Transversus abdominis plane block application is an important and current attempt to provide patient comfort, especially since it prevents occurence of pain in the acute postoperative period. The nursing care interventions can be listed as education, assessment, monitoring, documentation, catheter and dressing care and control. The evaluation, monitoring and documentation of the transversus abdominis plane block implemented with established nursing interventions may differ between institutions. In this review, transversus abdominis plane block application as a common approach in the effective management of possible pain after surgical intervention and the steps and importance of nursing care of the individual before, during, and after this application have been emphasized.

29.
Çocuk Yoğun Bakım Ünitelerinde Tedavi Gören Çocuğun ve Ailesinin Güçlendirilmesi
The Empowerment of Child and Family in Pediatric Intensive Care Units
Müge Seval, Aylin Kurt
doi: 10.5222/jaren.2020.30092  Sayfalar 388 - 394
Çocuk yoğun bakım, bir ay-18 yaş arasındaki durumu kritik olan çocukların takip ve tedavi edildiği ünitelerdir. Yoğun bakıma yatışlar, hem çocuk hem de aile için travma nedeni olabilmektedir. Bu travmatik süreç nedeniyle yoğun bakımda tedavi gören çocuklarda büyüme-gelişme bozuklukları olabilmekte, taburculuk sonrasında hastaneye tekrarlı yatışlar görülebilmektedir. Çocuğu yoğun bakımda tedavi gören aileler ise çocuğun tedavi ve bakımı ve yaşadıkları diğer sıkıntılar nedeniyle süreç ile baş etme konusunda sorun yaşamaktadır. Bu nedenle çocuk yoğun bakım ünitesinde hemşirelik bakımı çocuğun üniteye kabulünden önce başlaması ve taburculuk sonrası sosyal yaşama uyum sağlama sürecine kadar devam etmesi gerekmektedir. Bu derlemede, yoğun bakım ünitesinde çocuk ve ailenin yaşadığı sıkıntılar ve bu sıkıntılar doğrultusunda üniteye kabul ve taburculuk sonrası dönemi de kapsayacak şekilde çocuk ve ailenin güçlendirilmesine yönelik bakım yöntemleri incelenecektir.
Pediatric intensive care units are the units in which children between 1 month and 18 year-old in critical condition are monitored. Hospitalizations in intensive care units may be a cause of trauma for both children and their families. The children in pediatric intensive care units may have growth and developmental disorders and repeated hospitalizations may occur because of the traumatic process. The families with their children in intensive care units may have problems in dealing with this process because of the treatment and care of child and other problems. Therefore, nursing care in the pediatric intensive care unit should start before the child is admitted to the unit and continue until the process of adaptation to post-discharge social life. In this review, the problems experienced by the child and the family in the intensive care unit and the methods health care for empowerment of the child and the family, including the admission to the unit and the post-discharge period will be examined.



Journal of Academic Research in Nursing (JAREN) dergisi; Sağlık Bilimleri Üniversitesi Gaziosmanpaşa Taksim Eğitim ve Araştırma Hastanesi'nin 2015 yılında Haziran ve Aralık aylarında yılda iki kez yayımlanmış olan ve 2017 yılından itibaren Nisan, Ağustos ve Aralık aylarında olmak üzere yılda üç kez yayınlanmaya devam eden yayınıdır. Dergi; Türkiye Atıf Dizini (Turkey Citation Index), ULAKBİM TR Dizin ve EBSCO Academic Search Complate veri tabanlarında indekslenmektedir.



Copright © 2019 JAREN All rights reserved