ISSN 2149-4983 | e-ISSN: 2149-9306
 
 
Cilt : 6 Sayı : 3 Yıl : 2020
 
: 6 (3)
Cilt: 6  Sayı: 3 - 2020
Özetleri Gizle | << Geri
1.
Kapak
Cover

Sayfa I

2.
İçindekiler
Contents

Sayfalar II - IV

3.
Yayın Kurulu
Editorial Board

Sayfalar V - VII

ORJINAL ARAŞTıRMA
4.
Hemşirelik/Ebelik Öğrencilerinin Doğurganlığın Korunmasına Yönelik Sosyal Yumurta Dondurma Konusundaki Bilgi ve Tutumları
Knowledge and Attitudes of Nursing / Midwifery Students on Social Egg Freezing for Fertility Preservation
Zeynep Daşıkan, Aylin Taner
doi: 10.5222/jaren.2020.03164  Sayfalar 395 - 401
Amaç: Bu araştırmanın amacı hemşirelik/ebelik kız öğrencilerinin, doğurganlığın korunmasına yönelik sosyal yumurta dondurma konusundaki bilgi ve tutumlarının belirlenmesidir.
Yöntem: Bu araştırma tanımlayıcı tiptedir. Araştırma Mart ve Haziran 2018 tarihleri arasında İzmir’de kamusal bir üniversitenin hemşirelik ve ebelik bölümünde eğitim gören 525 kız öğrencide yapılmıştır. Araştırma verilerinin toplanmasında araştırmacılar tarafından hazırlanan soru formu kullanılarak yüz yüze görüşme yöntemi ile toplanmıştır. Verilerin değerlendirilmesinde tanımlayıcı istatistiksel yöntemler kullanılmıştır. Araştırmanın yürütülebilmesi için bilimsel araştırma ve yayın etiği kurulundan, ilgili fakültelerden yazılı izin alınmıştır.
Bulgular: Öğrencilerin büyük çoğunluğu (%85.1) en uygun doğurganlık yaşını 25-29 yaş arası, %51.8’i 40 yaş ve üstünde gebe kalma yeteneğinde belirgin bir azalma olduğunu ifade etmiştir. Öğrencilerin %65.6’sı yumurta dondurmayı, %31.2’si sosyal yumurta dondurmayı bilmiş, %31.2’si sosyal nedenlerle yumurta dondurmak için ideal yaş aralığının 30-34 yaş olduğunu ifade etmiştir. Öğrenciler sosyal yumurta dondurmanın en fazla ≥35 yaş bekar kadınlar (%74.9), kariyer ve iş fırsatları nedeniyle çocuk doğurmayı erteleyen kadınlar (%70.7), çocuk sahibi olabileceği uygun eşi/partneri olmayan kadınlar (%69.9), tıbbı nedenler için ise en fazla kanser/kemoterapi tedavisi alacak kadınlar (%74.5) için uygun olacağını belirtmişlerdir. Öğrencilerin %23.3’ ünün gelecekte sosyal nedenlerden dolayı yumurta dondurmayı düşünebileceği, %13’ü yumurtalarını bağışlayabileceği belirtmiştir.
Sonuç: Hemşirelik/ebelik öğrencilerinin sosyal yumurta dondurma konusundaki bilgi düzeylerinin düşük olduğu ve sosyal yumurta dondurmaya karşı tutumlarının olumsuz olduğu saptanmıştır.
Objective: The aim of this study is to to determine the knowledge level, and to investivagate the attitudes of nursing/midwifery female students about social egg freezing for the preservation of fertility.
Methods: This research is descriptive. The research was carried out on 525 female students in nursing and midwifery department of a public university in Izmir between March and June 2018. The questionnaire prepared by the researchers was used to collect the data and the data were collected by face to face interview. Descriptive statistical methods were used to evaluate the data. Written permission was obtained from the Scientific Research and Publish Ethical Committe, and relevant faculties, to conduct to study.
Results: The majority of the students (85.1%) stated that the most appropriate fertility age was between 25-29 years, and 51.8% stated that there was a significant decrease in the ability to become pregnant at age 40 and above. 65.6% of the students knew oocyte freezing, 31.2% social oocyte freezing. 31.2% stated that the ideal age range for freezing oocytes was 30-34 years of age for social reasons. Students have the highest number of social oocyte freeze; Women who are ≥35 years old (74.9%), women who postpone childbirth because of career and job opportunities (70.7%), women without appropriate spouse / partner (69.9%), and women who get the most cancer / chemotherapy treatment for medical reasons (74.5%). 23.3% of the students thought that they could consider oocyte freezing for social reasons and 13% of them could donate their eggs.
Conclusion: It was determined that the knowledge level of nursing/midwifery students about the social egg freezing was low and the attitudes toward social egg freezing was negative.

5.
Toplumsal Travmalı Bireylerde Psikodramanın Olası Travma Sonrası Stres Bozukluğu, Anksiyete ve Depresif Belirti Sıklığına Etkisi: 9 Aylık İzlem Çalışması
The Effect of Psychodrama on the Frequency of Posttraumatic Stress Disorder, Anxiety and Depressive Symptoms in Individuals with Social Trauma: 9 Month Follow-Up Study
Funda Gümüş, Hülya Deniz
doi: 10.5222/jaren.2020.03779  Sayfalar 402 - 415
Amaç: Bu çalışma, daha önce terör olaylarına maruz kalan bireylerde psikodramanın olası travma sonrası stres bozukluğu, anksiyete ve depresif belirti sıklığına etkisini 9. ayda belirlemek amacıyla yapıldı.
Yöntem: Araştırmada karma yöntem kullanıldı.
Bulgular: Çalışmaya katılan bireylerde toplumsal travmaya bağlı, kaçınma, gruba devamsızlık, sosyal 10izolasyon, güvensizlik-güvenli alanın yaratılma ihtiyacı, terk edilmişlik duyguları, kayıp, yas, çaresizlik, suçluluk, umut, şiddet eğilimi, ölüm duygusu, ekonomik problemler, işsizlik, korku, yaşama arzusu, yarım kalmışlık\tamamlanmamışlık duygularının yaşandığı ve psikodrama grubuna getirildiği gözlendi. Psikodrama öncesi ve psikodarama sonrası katılımcıların depresif belirtilerinde anlamlı düzeyde azalma olduğu(p=0,005), olası travma sonrası stres bozukluğu (p=0,17) ve anksiyete belirtilerinde (p=0,21) anlamlı fark olmadığı saptandı.
Sonuç: Toplumsal travmaya maruz kalan bireylerde psikodramanın, bireylerin travmaya bağlı yaşadıkları duyguların açığa çıkarılıp çalışılabildiği ve bireylerdeki depresif belirtilerin azaltılmasında etkili olduğu belirlendi.
Objective: The study aimed to determine the effectiveness of psychodrama on post-traumatic stress disorder, anxiety and depressive symptom frequency on the individual who had previously been exposed 25 to a long-term terror event during 9-months follow-up period.
Methods: The study has been realized both in qualitative and quantitative settings.(Pre-test and post-test semi-experimental)
Results: It has been determined that individuals experienced avoidance, group absenteeism,social isolation,insecurity-the need to create a safe area,feelings of abandonment,loss, mourning,despair, guiltiness, hope, tendency to violence, feeling of death, economic problems, unemployment, fear, desire due to social trauma and brought to the psychodrama group. It has been determined a decrease at a significant level in the depressive symptoms(p=0,005) of the participants pre and post psychodrama but there is no significant difference in post-traumatic stress disorder(p=0,17) and anxiety symptom(p=0,21).
Conclusion: It has been determined that in individuals who were exposed to social trauma, psychodrama is effective in exposing the feelings and studying on them and on reducing the depressive symptoms. Psychiatric nurses should support the victims of social trauma to share and express feelings via psychodrama.

6.
Sağlık Bilimleri Öğrencilerinin Sigara İçme Durumu, Etkileyen Faktörler ve İkincil Sigara Dumanı ile İlgili Farkındalık Düzeyleri
Factors Affecting Smoking and Awareness of Secondhand Smoke among Health Science Faculty Students
Merve Kaya, Ayşe Ergün
doi: 10.5222/jaren.2020.04696  Sayfalar 416 - 425
Amaç: Çalışma sağlık bilimleri öğrencilerinin sigara içme durumlarını, ikincil sigara dumanı ile ilgili farkındalık düzeylerini ve bunları etkileyen faktörleri belirlemek amacıyla yapıldı.
Yöntem: Tanımlayıcı olarak planlanan araştırma, İstanbul’da bir devlet üniversitesinin Sağlık Bilimleri Fakültesi’ndeki 1054 öğrenci ile yapıldı. Veriler Sosyodemografik Form, İkincil Sigara Dumanı Anketi, Sigara İçiciliği Anket Formu ve Fagerström Nikotin Bağımlılık Testi ile toplanıp, tanımlayıcı istatistikler ve Kikare analizi ile değerlendirildi.
Bulgular: Öğrencilerin yaş ortalaması 20,06±1,66 ve %84,5’i kadındı. Sigara içme sıklığı %13,9, son 30 gün içerisinde ikincil sigara dumanına maruz kalma sıklığı %96,9’du. Ev(%24,2) ve okulda(%26,7) ikincil sigara dumanı maruziyeti vardı. Sigara içen öğrencilerin %41,6’sı sigara bağımlısı olduğunu düşünürken, Fagerstrom Nikotin Bağımlılık Testi’ne göre %90,8’i orta, yüksek ya da ağır düzey sigara bağımlısıydı. Sigara bırakmayı düşünenlerin oranı %50,7 idi.Erkek öğrencilerde, düşük gelir düzeyine ve boşanmış ebeveynlere sahip, yalnız veya arkadaşları ile birlikte öğrenci evi/yurtta yaşayan ve çalışanlar öğrencilerde sigara içme sıklığı istatistiksel olarak anlamlı diğerlerinden yüksekti.
Sonuç: Çalışmada ikincil sigara dumanı maruziyetinin yüksek olduğu ve sigara içen öğrencilerin hemen hemen hepsinin bağımlılık düzeyinin orta ve üstünde olduğu belirlendi. Sigaraya başlama yaş ortalamasının üniversite yıllarına rastladığı saptandı. Bu sonuçlar doğrultusunda üniversitenin ilk yıllarında ikincil sigara dumanı maruziyetini de içeren sigara önleme ve bırakma programları yapılması önerilir.
Objective: The aim of this research was investigeted smoking prevalence, affecting factors and awareness of secondhand smoking among health science students.
Method: This descriptive study was conducted with 1054 students of a Health Sciences Faculty in Istanbul. Data were collected by Sociodemographic Form, Secondhand Smoke Exposure Questionnaire Form, Cigarette Smoking Questionnaire Form and Fagerstrom Nikotine Dependence Test and were evaluated by chi-square test and descriptive statistic analysis.
Results: The average age of the students was 20.06±1.66 and students of 84.5% were female. For students, the frequency of smoking was 13.9% and the frequency of exposure to secondhand smoke was 96.9% during the last 30 days. They were exposure secondhand smoke at home(24.2%) and at school(26.7%). According to Fagerstrom Nikotine Dependence Test, 90.8% of smoker students were medium, high or heavy smoking addicts. Rate of wanted to quit smoking was 50.7%. The frequency of smoking was statistically significant and higher in men, low-income, children of devorced parents, living alone or together with friends in student houses/dormitoris and working in a paid job than the others.
Conclusion: According to this study result, secondhand smoke exposure was high and the addiction level of almost all students who smoke was medium and above. It is found that theage of starting to smoke coincided with the university years. According to the results, at the beginning years of university, it is suggested to make prevention and quitting programs which includes secondhand smoke exposure.

7.
Gebelikte Alınan Kiloya Bağlı Beden Algısı ile Gebeliğin Kabulü Arasındaki İlişki
The Relation Between Body Perception and Acceptance of Prenancy Related with The Weight Gain During The Pregnancy
Burcu Küçükkaya, Nihan Altan Sarıkaya, Hatice Kahyaglu Süt, Sevcan Öz
doi: 10.5222/jaren.2020.15010  Sayfalar 426 - 432
Amaç: Çalışmamızda, gebelikte alınan kiloya bağlı beden algısı ile gebeliğin kabulü arasındaki ilişkiyi incelemek amaçlanmıştır.
Materyal-Metot: Kesitsel tipteki bu araştırma, Aralık 2017-Ocak 2018 tarihleri arasında Edirne ilinde bulunan bir üniversitenin Sağlık Araştırma ve Uygulama Merkezi Hastanesi Kadın-Doğum ve Üroloji Poliklinikleri’nde toplanmıştır. Araştırma hastaneye başvuran 185 kadın üzerinden yürütülmüştür. Veriler, araştırmacılar tarafından oluşturulan bir bilgi formu, Gebelerin Kendini Algılama Ölçeği-Gebeliğe Ait Beden Algısı (GKAÖ-GABA) alt boyut ölçeği ve Prenatal Kendini Değerlendirme Ölçeği-Gebeliğin Kabulü (PKDÖ-GA) alt boyut ölçeği ile toplanmıştır. Araştırmanın verileri, yüzdelik dağılımlar, ortalama, standart sapma, Mann Whitney U ve Sperman Korelasyon testleri ile değerlendirilmiştir.
Bulgular: Araştırmaya katılan gebelerin yaş ortalamasının 29,9±6,4, evlilik süresinin 7,3±6,5, gebelik haftasının 26,0±8,3, gebelik süresince aldıkları kilo ortalamasının ise 9,1±4,1 olarak bulunmuştur. Gebelerin %64,9’unun kilosundan rahatsız olduğu ve %14,6’sının ise başkalarının da rahatsızlık duyduğunu düşündüğü saptanmıştır. GKAÖ-GABA alt boyut puan ortalamasının 15,7±5,4 olduğu, PKDÖ-GA alt boyut puan ortalamasının ise 23,8±14,6 olduğu ve ölçekler arasında anlamlı bir ilişki olduğu saptanmıştır. Çalışmada gebelerin, gebelikte aldıkları kilo ile PKDÖ-GA alt boyutu ve GKAÖ- GABA alt boyutu puan ortalamaları arasında pozitif yönde güçlü bir ilişki bulunmuştur.
Sonuç: Çalışmamızın sonucunda gebeliğe ait beden algısı arttıkça gebeliğin kabulünün arttığı ve gebeliğin kabulü arttıkça da beden algısının olumlu yönde etkilediği bulunmuştur.
Aim: This study aims to investigate the relation between body perception and acceptance of prenancy related with the weight gain during the pregnancy.
Material-Method: This cross-sectional study was conducted between December 2017 and January 2018 at the Health Research and Application Center Hospital, Gynecology and Urology Polyclinics of a university in Edirne. The study was conducted with 185 women who presented to the hospital. Data were collected with the information form prepared by the researchers according to the literature, The Subscale Body Perception of Pregnancy Self-Perception of Pregnants Scale (SPSS-BPP) and The subscale Acceptance of Pregnancy of Prenatal Self-Evaluation Questionnaire (PSEQ-AP).
Results: The mean of age was found 29.9 ± 6.4 years, marriage time was 7.3 ± 6.5 years, gestational week was 26.0 ± 8.3 weeks, the mean of weight that they gained during pregnancy was 9.1 ± 4.1 kilos. It was determined that 64.9% of pregnants were uncomfortable with kilos and 14.6% of them thought that others were uncomfortable with their kilos. The mean of subscale Body Perception of Pregnancy of SPPS was 15.7 ± 5.4. The mean of subscale Acceptance of Pregnancy of PSEQ scores were 23.8 ± 14.6. There was a correlation between SPSS-BPP scores and PSEQ-AP scores of pregnant women. There was a correlation between weight they gained during pregnancy and SPSS-BPP and PSEQ-AP scores of pregnant women.
Conclusion: According to results, while the body perception of pregnancy increased positively, the acceptance of pregnancy also increased. When the acceptance of pregnancy increased, body perception also affected positively.

8.
Hemşirelik Öğrencilerinde İletişim Teknolojisi Kullanımının Uyku ve Fiziksel Aktivite Düzeyi Üzerine Etkisi
Effect of Communication Technology Usage on Sleep and Physical Activity Level in Nursing Students
Yeliz Çulha, Nuray Turan, Gülsün Özdemir Aydın, Hatice Kaya, Türkinaz Atabek Aştı
doi: 10.5222/jaren.2020.17894  Sayfalar 433 - 441
Amaç: Bu araştırma, hemşirelik öğrencilerinde iletişim teknolojisi kullanımının uyku ve fiziksel aktivite düzeyleri üzerine etkisini belirlemek amacı ile yapılmıştır.
Yöntem: Tanımlayıcı ve kesitsel türdeki bu çalışmanın, evrenini bir Sağlık Bilimleri Fakültesi Hemşirelik Bölümü’nde öğrenim gören toplam 215 öğrenci oluşturdu. Bu evren arasından 188 öğrenci, rastgele örnekleme yöntemi ile örnekleme alındı. Araştırmaya başlamadan önce etik kurul izni ve öğrencilerden aydınlatılmış onam alındı. Veri toplama aracı olarak, Yapılandırılmış Soru Formu, Pitsburgh Uyku Kalitesi İndeksi (PSQI) ve Uluslararası Fiziksel Aktivite Envanteri kullanıldı. Veriler SPSS 21.00 programında analiz edildi.
Bulgular: Öğrencilerin yaş ortalamalarının 20,68±1,83 yıl, %86,17’sinin kadın, Beden Kitle İndeksi (BKİ) ortalamasının 21,37±3,46 olduğu, %93,6'sının internet kullandığı ve yatak odalarında %79,3’ünde akıllı telefon olduğu saptandı. PUKİ puan ortalamasının 7,74±3,41, Öznel Uyku Kalitesi alt boyutunda 0,13±0,42, Uyku Latensi’nde 1,81±0,74, Uyku Süresi’nde 1,07±1,00, Alışılmış Uyku Etkinliği’nde 0,61±0.94, Uyku Bozukluğu’nda, Uyku İlacı Kullanımı’nda 0.85±0.98 ve Gündüz İşlev Bozukluğu’nda 2,18±1,49 saptandı. IPAQ’ya göre ise hesaplanan haftalık enerji tüketimi puan ortalamasının 1388,04±1644,24 olduğu belirlendi.
Sonuç: Öğrencilerin kötü uyku kalitesine sahip olduğu haftalık enerji miktarının düşük değerde olduğu görüldü. Bu durumda, uyku öncesinde teknolojik araçların çok fazla kullanılmaması önerilebilir.
Objective: The present study was conducted in order to examine effect of communication technology usage on sleep and physical activity level in nursing students.
Method: This descriptive and cross-sectional study was carried out with 215 nursing students in the Nursing Department of a Faculty of Health Sciences in Istanbul in the 2016-2017 academic year. 188 nursing students who agreed to participate in the study constituted the sample group. Prior to the start of the study, the ethics committee was granted permission and informed from the students. The data were collected by using Structured Question Form, Pitsburgh Sleep Quality Index (PSQI) and International Physical Activity Inventory (IPAQ short form). Data were analyzed in the program of SPSS 21.00.
Results: It was determined that 86.17% of the students were female, their average age was 20.68±1.83 years, 93.6% of the students used internet, 79.3% of them had smartphones in bedrooms. It was determined that the point average of PSQI was 7.74 ± 3.41, Subjective Sleep Quality subscale 0.13±0.42, Sleep Latency 1.81 ± 0.74, Sleep Duration 1.07 ± 1,00, Habitual Sleep Efficiency 0.61±0.94, Sleep Disturbances 0.85 ± 0.98 in the Use of Sleeping Medications and 2.18±1.49 in the Daytime Dysfunctioan. According to IPAQ, the calculated weekly energy consumption point average was determined 1388.04±1644.24.
Conclusion: It was seen that the amount of weekly energy in which students had poor sleep quality was low. In this case, it may be advisable not to use the technological tools too much before sleeping.

9.
Cerrahi Hemşirelerinin Hasta Bakım Uygulamalarına ve Diğer İşlere Ayırdıkları Sürenin Belirlenmesi
Determining the Lenght of Surgical Nurses' Allocation to Patient Care Practices and Other Interventions
Rujnan Tuna, Birşen Kahraman, Birgül Ödül Özkaya
doi: 10.5222/jaren.2020.18209  Sayfalar 442 - 447
Amaç: Hemşireler tarafından sunulan sağlık hizmetinin etkin olarak sürdürülebilmesinde çalışma zamanlarını nasıl kullandıklarını belirlemek önemlidir. Bu araştırmada, cerrahi hemşirelerin çalışma zamanlarını nasıl kullandıklarını, doğrudan ve dolaylı hasta bakım uygulamalarına ayırdıkları zamanı belirlemek amaçlandı.
Yöntem: Tanımlayıcı ve gözlemsel tipteki bu araştırma, İstanbul’da bir kamu hastanesinde Nisan-Haziran 2017 tarihleri arasında gerçekleştirildi. Cerrahi birimde bir hafta süresince hemşireler tarafından yapılan tüm girişimler, 6 bağımsız gözlemci tarafından iş örneklemesi yöntemiyle, kronometre ile kayıt edildi.
Bulgular: Cerrahi hemşirelerinin günlük çalışma sürelerinin %65,45’ini doğrudan, %30,98’ini dolaylı hasta bakım uygulamalarına, %0,52’sini servisle ilgili işlere ve %3,05’ini de kişisel işlere ayırdıkları saptandı.
Sonuç: Araştırma bulguları, cerrahi hemşirelerinin en fazla zamanı doğrudan hasta bakım uygulamaları için ayırdığını ortaya koydu. Çalışma sonucunda; hemşire insan gücü planlamasının birimde tedavi alan hastaların doğrudan ve dolaylı hasta bakım uygulamalarında harcanan sürelerin dikkate alınarak yapılması önem kazanmıştır.
Objective: It is important to determine how nurses use their working time in order for the health service provided by them to be effectively sustained. In this study, it was aimed to determine how surgical nurses use their working time and the seperate their times on direct and indirect patient care practices.
Method: This descriptive and observational study was carried out in a public hospital in Istanbul between April and June 2017. All interventions performed by nurses in the surgical unit for one week were recorded by six independent observers by using the job sampling method with a stopwatch.
Results: It was found that surgical nurses allocate 65.45% of their daily working time directly, 30.98% to indirect patient care practices, 0.52% to service-related jobs and 3.05% to personal jobs.
Conclusion: Research findings revealed that surgical nurses devote the most time to patient care applications directly. In the results of working; It has become important that nurse manpower planning is done by taking into account the time spent in direct and indirect patient care practices of patients receiving treatment in the unit.

10.
Yoğun Bakım Hemşirelerinin Örgütsel Yenilik Düzeylerinin İncelenmesi
Investigation of Intensive Care Nurses’ Organizational Innovation Levels
Elif Gezginci, Bediye Oztas, Gonul Kurt
doi: 10.5222/jaren.2020.18863  Sayfalar 448 - 454
Amaç: Yoğun bakım ünitesinde çalışan hemşirelerin örgütsel yenilik düzeylerini incelemek amacıyla yapıldı.
Yöntem: Tanımlayıcı tipteki araştırma, Ankara’daki bir Eğitim ve Araştırma Hastanesi’nin Yoğun Bakım Ünitelerinde çalışan 90 hemşire ile gerçekleştirildi. Katılımcılardan veriler Tanıtıcı Bilgi Formu ve Örgütsel Yenilik Ölçeği ile toplandı. Verilerin değerlendirilmesinde tanımlayıcı istatistikler, One-Way ANOVA testi, Mann-Whitney U testi ve Kruskal-Wallis testi kullanıldı.
Bulgular: Katılımcıların yaş ortalaması 28,01±5,6’idi. Katılımcıların çoğunun (%68,9) yenilikçi uygulamalar için kaynakları etkin kullanmadığı ve %66,7’sinin yenilikçi uygulamalar ile ilgili bir proje geliştirmeyi düşünmediği saptandı. Katılımcıların %87,8’i yenilikçi uygulamalar için yoğun bakım ünitelerinin uygun yerler olduğunu ifade etti. Yaş, medeni durum, eğitim durumu, meslek yılı ve yoğun bakımda çalışma süresi ile örgütsel yenilik alt boyutları arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark olmadığı saptandı (p<0,05).
Sonuç: Araştırma sonuçlarına göre; yoğun bakım hemşirelerinin yaş, medeni durum, eğitim durumu, meslek yılı ve yoğun bakımda çalışma süresi gibi sosyo-demografik özelliklerinin örgütsel yenilik eğilimlerini etkilemediği sonucuna varıldı.
Aim: The aim of this study was to investigate intensive care nurses’ organizational innovation levels.
Methods: This descriptive study was conducted with 90 nurses working in the Intensive Care Units of a Training and Research Hospital in Ankara. Data were collected by Descriptive Information Form and Organizational Innovation Scale. Descriptive statistics, One-Way ANOVA test, Mann-Whitney U test and Kruskal-Wallis test were used to evaluate the data.
Results: The mean age of participants was 28.01±5.6. It was found that most of the participants (68.9%) did not use resources effectively for innovative practices and 66.7% of them did not intend to develop a project related to innovative practices. Eighty-eight percent of participants stated that intensive care units are suitable places for innovative practices. There was no statistically significant difference between age, marital status, educational status, occupational year, working year in intensive care unit with organizational innovation sub-scales (p<0.05).
Conclusion: According to this study, intensive care nurses’ socio-demographic characteristics such as age, marital status, education level, occupational year and working time in intensive care did not affect their organizational innovation tendencies.

11.
Hemşirelerin Kişilik Özellikleri, Benlik Kavramı ve Mesleğe ilişkin Algıları Arasındaki ilişkinin İncelenmesi
Investigation of the Relationship among Personality Traits, and Self-Concept, and Occupational Perceptions of Nurses
Oyku Ozdemir, Gamze Temiz, Semiha Akin
doi: 10.5222/jaren.2020.21043  Sayfalar 455 - 464
Amaç: Bu araştırma hemşirelerin kişilik özellikleri, profesyonel benlik kavramı ve mesleğe ilişkin algılarının değerlendirilmesi ve aralarındaki ilişkinin incelenmesi amacıyla gerçekleştirildi.
Yöntem: Bu çalışma tanımlayıcı-ilişki arayıcı nitelikte bir araştırmadır. Araştırma örneklemini İstanbul’da bulunan bir vakıf üniversitesine bağlı iki özel hastane ve bir tıp merkezinde çalışan 185 hemşire oluşturdu. Veriler On Maddeli Kişilik Ölçeği, Hemşirelik Mesleğini Algılama Ölçeği ve Hemşirelerin Profesyonel Benlik Kavramı Ölçeği’yle elde edildi.
Bulgular: Hemşirelerin yaş ortalaması 25,32, %42,2’si lisans mezunu ve mesleki deneyim süresi 5,21 yıldır. On-Maddeli Kişilik Ölçeği maddelerine verilen yanıtlar sıralandığında; “kendimi güvenilir öz-disiplinli görürüm”, “kendimi sempatik, sıcak görürüm” ve “kendimi dışadönük, istekli görürüm” ifadelerinin ortalamaları ölçeğin diğer madde ortalamalarına göre daha yüksek bulundu. Hemşirelik Mesleğini Algılama Ölçeği toplam ölçek puanı hemşirelerin mesleğine ilişkin genel algılarının orta düzeyde olumlu olduğunu göstermektedir. Ölçek puan ortalamaları hemşirelerde profesyonel benlik algısının olumlu (110,30±12,53) olduğunu göstermektedir. On-Maddeli Kişilik Ölçeği’nin Dışa Dönüklük alt boyutu puanları ile Hemşirelerin Profesyonel Benlik Kavramı Ölçeği’nin Mesleki Memnuniyet alt boyutu puanları arasında pozitif yönlü istatistiksel olarak anlamlı ilişki saptandı (p=0,006). On-Maddeli Kişilik Ölçeği puanları ile Hemşirelik Mesleğini Algılama Ölçeği puanları arasında istatistiksel olarak anlamlı ilişki belirlenmedi (p>0,05). Hemşirelik Mesleğini Algılama Ölçeği alt boyut puanları ile Hemşirelerin Profesyonel Benlik Kavramı Ölçeği alt boyutu puanları arasında pozitif yönlü istatistiksel olarak anlamlı ilişki saptandı (p<0,01).
Sonuç: Araştırma sonuçları hemşirelerin meslek algıları ile profesyonel benlik algısı arasında pozitif yönlü bir ilişki olduğunu ve hemşirelerin mesleki algılarının geliştirilmesine yönelik stratejilere gereksinim duyulduğunu göstermektedir. Kişilik özellikleri doğrultusunda meslek algıları ve profesyonel benlik algısını geliştirecek yaklaşımlar benimsenmesi önemlidir.
Aim: This study was carried out to evaluate the personality traits, professional self-concept and occupational perceptions of the nurses and to examine the relationship among them.
Method: This is a descriptive and correlational study. The research sample was made of 185 nurses working in two private hospitals affiliated to a foundation university and in a medical center located in Istanbul Province. Data were obtained using the Ten-Item Personality Scale, the Perception of Nursing Profession Scale and the Professional Self-Concept Scale in Nurses.
Results: The average age of nurses was 25.32, 42.2% had bachelor's degree and the duration of experience as a nurse was 5.21 years. In the ranking of the average scores of the answers given to the items of the Ten-Item Personality Scale, the averages of the statements "I consider myself as reliable self-disciplined", "I consider myself as sympathetic, warm-hearted" and "I consider myself as extroverted, enthusiastic" were higher than the means of other items. The general perceptions of nurses on nursing profession are moderately positive. Scores showed that professional self concept in nurses was quite positively (110.30±12.53). Positive relationship was found between the scores of Extroversion sub-dimension of the Ten-Item Personality Scale and the Professional Satisfaction sub-dimension scores of the Professional Self-Concept Scale in Nurses (p=0.006). No statistically significant relationship was found between the scores of the Ten-Item Personality Scale and Perception of Nursing Profession Scale (p>0.05). Statistically significant positive relationship was determined between scores of the Perception of Nursing Profession Scale and the Professional Self-Concept Scale in Nurses (p<0.01).
Conclusion: Research results show ed a positive relationship between nurses’ occupational perceptions and professional self-perceptions, and that there is a need for strategies to improve the nurses’ occupational perceptions. It is important to adopt approaches that improve occupational perceptions and professional self-perception in accordance with the personality traits.

12.
Çocuğu Tip 1 Diyabet Tanısı ile İzlenen Annelere Uygulanan Psikodrama Grup Terapisinin Rol Becerileri, Uyum Süreci, Yaşam Kalitesi ve Depresyon Üzerine Etkisi: Bir Karma Yöntem Araştırması
The Effect of Psychodrama Group Therapy on the Role Skills, Adaptation Process, Quality of Life and Depression Applied to Mothers of Children with Type 1 Diabetes: A Mixed Methods Study
Deniz Kaya Meral, Ejder Akgun Yildirim
doi: 10.5222/jaren.2020.23500  Sayfalar 465 - 475
Amaç: Yapılan bu çalışmada, T1DM tanılı çocuğu olan annelere uygulanan psikodrama grup terapisinin yaşam kalitesi ve depresyon üzerine etkinliğinin değerlendirilmesi, fizyolojik role zorunlu regrese olmuş anne ile T1DM tanılı çocuğu arasındaki ilişkinin birbirleriyle temas kurabilen yeni rol ilişkisine kavuşması ve annelerin uyum becerilerinin arttırılması amaçlanmıştır.
Yöntem: Tip 1 diyabetli çocuğu olan annelerle yapılan grup çalışması 22 oturum olarak gerçekleştirildi. Çalışmaya 6 terapi ve 8 kontrol grubu olmak üzere 14 kişi dahil edilmiştir. Araştırmada karma araştırma yöntemlerinden yakınsayan paralel desen kullanılmıştır. Araştırmanın nicel verileri, “Kişisel Bilgi Formu”, “Beck Depresyon Ölçeği (BDÖ)” ve “Dünya Sağlık Örgütü Yaşam Kalitesi Ölçeği Kısa Formu Türkçe Versiyonu (WHOQOL-BREF-TR)” kullanılarak elde edilmiştir. Araştırmanın nitel verileri, “nitel içerik analizine tabi tutulan grup kayıtları” ve Moreno’nun sosyal atom yönergesi ile grup uygulamasında elde edilen katılımcıların “sosyal atom yörünge içerikleri” kullanılarak toplanmıştır.
Bulgular: Bu çalışmada, psikodrama uygulamasına katılan grup üyelerinin BDÖ ön test son test puanları arasında istatistiksel olarak anlamlı bir azalma görüldü (p<0.05). Terapi grubunda WHOQOL-BREF-TR ölçeği puanlarının son testte arttığı belirlenmiştir. Çalışmada psikodrama tekniğiyle fizyolojik role zorunlu regrese olmuş anne çocuk ilişkisinden, birbirleriyle temas kurabilen yeni rol ilişkisine kavuşmaları sağlandı.
Sonuç: Grup çalışmamızın sonuçları, psikodrama uygulamasının T1DM tanılı çocuğu olan annelerin depresyon düzeylerini azalttığını, yaşam kalitesi puanlarını arttırdığını, annelerin yaşamlarına ve yaşamdaki diğer rollerine uyum sağlamada etkili olduğunu göstermiştir.
Objective: This study aims to evaluate the effectiveness of the psychodrama group therapy on the quality of life and depression of mothers whose children have been diagnosed with T1DM, to retrieve a new relationship of mutually interactive roles in the relationship between mothers who have necessarily regressed to physiological roles with children who have been diagnosed with T1DM, and to raise the adaptability of mothers.
Method: Group study with mothers with children with type 1 diabetes was consisted of 22 sessions. Fourteen individuals were included in the study: six in the therapy group and eight in the control group. The convergent parallel design, a mixed research method was used in the study. The quantitative data from the research were acquired using a “Personal Information Form”, “Beck Depression Inventory Scale (BDI)”, and “World Health Organization Quality of Life Scale Turkish Version (WHOQOL-BREF-TR)”. The qualitative research data were collected using “Group Records Subjected to a Qualitative Content Analysis” and the “Social Atom Orbit Content” of participants acquired in the group application with Moreno’s social atom orbit.
Results: In the study, a statistically significant decrease was found between the BDI of the group members who participated in psychodrama application pre-test post-test scores (p<0.05). It was determined that WHOQOL-BREF-TR scale scores in the therapy group increased in the posttest. In this study, the mother-child relationship was redefined by using psychodrama techniques. The formerly regressed relationship has now been transformed to a relationship of mutual contact.
Conclusion: The results of our group study demonstrated that administering the psychodrama technique reduces the levels of depression in mothers with children diagnosed with T1DM, increased their quality of life scores, and was effective in harmonizing with the lives and other roles in life of the mothers.

13.
E-sağlık Okuryazarlığı ile Kalp Yetersizliği Öz Bakımında Bakım Veren Katkısı Arasındaki İlişki
The Relationship Between E-health Literacy and Health Failure
Seher Cevik, Gürkan Özden, Seyhan Çıtlık Sarıtaş
doi: 10.5222/jaren.2020.28290  Sayfalar 476 - 482
Amaç: Araştırma e-sağlık okuryazarlığı ile kalp yetersizliği olan hastanın özbakımına bakım veren katkısı arasındaki ilişkiyi belirlemek amacıyla yapılmıştır.
Gereç ve Yöntem: Araştırma tanımlayıcı ve ilişki arayıcı olarak planlanmıştır. Araştırma Nisan- Temmuz 2018 tarihleri arasında Türkiye’nin doğusunda bulunan bir üniversite hastanesinde yapıldı. Araştırmanın evrenini hastanede kalp yetersizliği nedeni ile tedavi gören, New York Heart Association (NYHA) sınıflamasına göre fonksiyonel kapasitesi sınıf ΙΙ ve üzeri olan hastalar ile bu hastaların bakım vericileri oluşturdu. Araştırmanın örneklemini güç analizi ile 0.05 yanılgı, 0.95 güven aralığıyla, evreni 0.95 temsil gücüyle 180 bakım verici oluşturdu. Verilerin toplanmasında Kişisel Tanıtım Formu, Kalp Yetersizliği Özbakımında Bakım Veren Katkısı Ölçeği ve E-Sağlık Okuryazarlığı Ölçeği kullanıldı.İstatistiksel değerlendirmede; tanımlayıcı istatistikler, bağımsız gruplarda t testi, tek yönlü varyans analizi (ANOVA), Kruskal Wallis analizi, bonferoni,multiplelinear regresyon analizleri vecronbachalfa güvenirlik analizi kullanıldı.
Bulgular: Araştırmada bakım vericilerin E-Sağlık Okuryazarlığı Ölçeği puan ortalamasının 22.8±7.8 olduğu görüldü. Aynı zamanda Kalp Yetersizliği Özbakımına Bakım Veren Katkısı Ölçeği, Özbakım Sürekliliğine Katkı, Özbakım Yönetimine Katkı ve Bbakım Vveren Güvenirliğinin Hasta Özbakımına Katkısı alt boyut puan ortalamalarının sırasıyla 23.2±7.8, 14.2±3.2 ve 13.7±4.2 olduğu bulundu. Araştırmada bakım vericilerin Kalp Yetersizliği Özbakımına Bakım Veren Katkısı Ölçeği, Bakım Veren Güvenirliğinin Hasta Özbakımına Katkısıalt boyutu ile E-Sağlık Okuryazarlığı Ölçeği puan ortalamaları arasında pozitif yönde zayıf anlamlı ilişki saptandı(r: 0.157, p<0.05).
Sonuç: Araştırmada E-Sağlık Okuryazarlığı ile Kalp Yetersizliği Özbakımına Bakım Veren Katkısı Ölçeğinin,Özbakım Sürekliliğine Katkı ve Özbakım Yönetimine Katkı alt boyutları arasında anlamlı ilişki bulunamazken, Bakım Veren Güvenirliğinin Hasta Özbakımına Katkısı alt boyutu arasında pozitif yönde zayıf ilişki bulundu (r: 0.157, p<0.05).
Objective: Theresearchwasconductedtodeterminetherelationshipbetween e-healthliteracyandthecaregivercontributionto self-care of a patientwithheartfailure.The study was carried out with the purpose of determining the effects of e-health literacy on the self-care of patients with heart failure.
Methods: Thiswasplanned as a descriptiveandcorrelationalstudy. Itwascarriedoutbetween April andJuly 2018. Thepopulation of thestudyconsisted of patientswhoreceivedtreatmentforheartfailure at thehospitalwhich had a functionalcapacity of class II orhigherbased on theclassification of the New York HeartAssociationandtheircaregivers. Thesampleconsisted of 180 caregiversbypowertorepresentthepopulation. Thedatawerecollectedby a Personal Information Form, theCaregiverContributionto Self-Care of HeartFailure Index andtheeHealthLiteracyScale. Thestatisticalanalysesinvolveddescriptivestatistics, independent-samples t-test, ANOVA, Kruskal Wallis analysis, Bonferroni test, multiplelinearregressionanalysis.
Results: Themean e-healthscalescore of thecaregiverswhoparticipated in thestudywas 22.8±7.8. Moreover, themeanscores of theCaregiverContributionto Self-Care of HeartFailure Index, itsdimensions of contributiontocontinuity of self-care, contributiontomanagement of self-careandcontributiontocontinuity of self-carewererespectively 23.2±7.8, 14.2±3.2 and 13.7±4.2. therewas a positiveandweaksignificantrelationshipbetweenthemeanvalues of thecontribution of reliability of caregiver on patient self-caredimension of the Index andtheeHealthLiteracy Index scores (p<0.05).
Conclusion: Whilethestudyfoundnosignificantrelationshipbetween e-healthliteracyandthedimensions of contributiontocontinuation of self-careandcontributiontomanagement of self-care of theCaregiverContributionto Self-Care of HeartFailure Index, therewas a positiveandweaksignificantrelationshipbetween e-healthliteracyandthedimension of contribution of reliability of caregivertopatient self-care (p<0.05).

14.
Palyatif Bakım Kliniğinde Çalışan Hemşirelerin Ölmekte Olan Hastaya Bakım Vermede Yaşadığı Zorluklar
The Difficulties That Palliative Care Unit Nurses Have While Caring the Dying Patients
Şengül Üzen Cura, Elif Ateş
doi: 10.5222/jaren.2020.43760  Sayfalar 483 - 490
Amaç: Bu araştırma, palyatif kliniğinde çalışan hemşirelerin ölmekte olan hastaya bakım vermede yaşadıkları zorlukları belirlemek amacıyla yapıldı.
Yöntem: Araştırma nitel araştırma tasarımı olarak planlandı. Örneklemini, İstanbul ilinde yer alan bir kamu hastanesinin palyatif bakım kliniğinde çalışan 9 hemşire oluşturdu.
Bulgular: Araştırmanın sonucunda elde edilen bulgular; hemşirelerin ölüm kavramına ilişkin düşünceleri, ölmekte olan hastaya bakımda yaşadıkları zorluklar, hasta yakınları ile ilgili yaşadıkları zorluklar, kişisel hayatlarında yaşadıkları değişiklikler ve ölüm hakkındaki düşünceleri olmak üzere 5 tema altında incelendi. Bu temalar incelendiğinde, hemşirelerin ölmekte olan hastaya bakım vermede yaşadığı zorlukların, hep olumlu geri bildirim verme zorunluğu hissetme, iletişim kuramama, kültürlerarası farklılıkların fazlalığı, acıları dindirememe, hasta yakınlarının tepkilerinin ve beklentilerinin fazlalığı, hasta ve ailelerinin süreç hakkında diğer sağlık personeli tarafından yeterince bilgilendirilmeme gibi durumlar olduğu belirlendi.
Sonuç: Çalışmanın sonucunda, hemşirelerin ölmekte olan hastaya bakım vermede ve hasta yakınlarının beklentilerini karşılamada zorluklar yaşadığı ve aynı zamanda palyatif bakımda çalışmanın kendi kişisel özelliklerinde ve ölüme ilişkin bakış açılarında değişikliklere neden olduğu görüldü.
Objective: This study was carried out to determine the difficulties that nurses working at palliative clinic had while caring dying patients.
Method: The research was designed as a qualitative research design. The sample consisted of 9 nurses working in the palliative care clinic of a state hospital in Istanbul.
Results: The findings of the study were examined under 5 themes which are nurses’ opinions on the concept of death, the difficulties they experience in caring for the dying patient, the difficulties they experience with patients’ relatives, the changes they experience in their private lives and their thoughts about death. When these themes were examined, the difficulties nurses had while providing care to dying patients were to be as follows: feeling the necessity to give constant positive feedback, not being able to communicate, the abundance of intercultural differences, the inability to relieve the pain, the excess of the reactions and expectations of the relatives of the patients, the patients and their families’ not being informed enough about the process by other health personnel.
Conclusion: As a result of the study, it was found that nurses had difficulties in caring for the dying patient and meeting the expectations of patients’ relatives, and meanwhile, working in palliative care unit caused changes in their personal characteristics and perspectives on death.

15.
Ebe ve Hemşirelerin Akılcı İlaç Kullanımına Yönelik Bilgi ve Davranışlarının İncelenmesi
The Investigation of Knowledge and Behavior of Nursing and Midwives on Rational Drug Usage
Asuman Çobanoğlu, Belkız Kızıltan
doi: 10.5222/jaren.2020.46338  Sayfalar 491 - 497
AMAÇ: Bu çalışma ebe ve hemşirelerin akılcı ilaç kullanımına yönelik bilgi ve davranışlarının incelenmesi amacıyla yapılmıştır.
YÖNTEM: Tanımlayıcı ve kesitsel tipte, 1 Eylül - 1 Ekim 2017 tarihleri arasında bir Kadın Doğum ve Çocuk Hastalıkları Eğitim ve Araştırma Hastanesi’nde, evrenini 86 ebe ve 49 hemşire oluşturduğu, 27 ebe ve 25 hemşire (%38,5) olmak üzere toplam 52 kişi ile tamamlanan araştırmada, gerekli izinler alınarak veriler, “Hemşire/Ebe Tanıtım Formu” ile yüz yüze görüşerek toplanmış, tanımlayıcı istatistiksel yöntemler kullanılarak değerlendirilmiştir.
BULGULAR: Katılımcıların %50.9’nu ebe, %47.2’sini hemşire oluşturan araştırmada, ebelerin %48’i ve hemşirelerin %32’sinin en sık karşılaştığı ilaç uygulama hatasının ilacın yanlış zamanda uygulanması olduğu, ebelerin %81.5’inin hemşirelerin ise %80’inin yan etki oluşursa bildirimini nasıl yapılacağını bildiği, ebelerin %77.8’inin, hemşirelerin ise %96'sının ise şimdiye kadar hiç yan etki bildirimi yapmadığı belirlendi. Ebelerin %81.5’i hemşirelerin %80’i uygulama öncesinde hastanın ilaç ve besin allerjisi olup-olmadığını sorguladığını, ebelerin %34.6’sı hemşirelerin 30.8’i serviste kullanılamayan ilaçların eczaneye teslim edildiğini ve tüm katılımcılar serviste kullanılan ilaçların son kullanım tarihlerine bakıldığını belirtmişlerdir. Ebe ve hemşirelerin ilaçların kullanım amacı, uygulama şekli ve etki süreleri kapsamında kendi bilgi düzeylerini iyi düzeyde olarak nitelendirdikleri görülmüştür.
SONUÇ: Ebe ve hemşirelerin akılcı ilaç kullanımına yönelik bilgi ve davranışlarının olumlu yönde olduğu ancak genel olarak akılcı ilaç kullanımı özellikle ilaç uygulamaları ve yan etki bildirimi konusuyla ilgili eğitim ihtiyacının olduğu tespit edilmiştir.
OBJECTIVE: This study was conducted to examine the knowledge and behaviors of midwives and nurses in regards to rational drug utilization.
METHOD: The descriptive and cross-sectional study was conducted in a training and research hospital of obstetrics and pediatrics, which accommodates 86 midwives and 49 nurses, from September 1 through October 1, 2017, with the participation of 27 midwives and 25 nurses (38.5%) totaling to 52 people. Granted the necessary permissions, data were collected by “Nurse / Midwife Self-Descriptive Form” and through face-to-face interviews, and were evaluated using descriptive statistical methods.
FINDINGS: Of the participants of the research, 50.9% were midwives and 47.2% were nurses. The most frequent drug administration error encountered by 48% of the midwives and 32% of the nurses was found to be untimely administration of medication. It was determined that 81.5% of the midwives and 80% of the nurses know how to report side effects and that 77.8% of the midwives and 96% of the nurses have never reported any side effects. 81.5% and 80% of the midwives and the nurses, respectively, stated that prior to administering medication, they inquire whether patients have drug or food allergies; 34.6% of the midwives and 30.8% of the nurses stated that unused drugs were delivered back to the pharmacy; and all participants confirmed checking the expiration dates of drugs used in the medical service. Midwives and nurses were seen to consider good their level of knowledge in intended utilization of drugs, administration routes, and duration of the effects.
CONCLUSION: It has been concluded that the knowledge and behaviors of midwives and nurses in regards to rational drug utilization are satisfactory but that there is a general need for training about rational drug utilization, especially drug administration and side effect notification.

16.
Hemşirelikte Araştırma Dersinin Öğrencilerin Araştırma ve Gelişmelere Yönelik Farkındalık ve Tutumuna Etkisi
The Effect of Research Course in Nursing on Students' Awareness and Attitude Towards Research and Development
İlknur Göl, Hüsna Ekici
doi: 10.5222/jaren.2020.48403  Sayfalar 498 - 505
Amaç: Bu çalışmada, hemşirelikte araştırma dersinin öğrencilerin araştırma ve gelişmelere yönelik farkındalık ve tutumlarına etkisini belirlemek amaçlanmıştır.
Yöntem: Çalışma, 1 Nisan 2018 - 5 Mayıs 2018 tarihleri arasında, Orta Anadolu’da bir devlet üniversitesinin Sağlık Bilimleri Fakültesi Hemşirelik Bölümü’nde gerçekleştirilmiştir. Araştırmanın evrenini, hemşirelik eğitim programı içinde araştırma yöntemleri dersini alan (70) ve almayan (75) toplam 145 hemşirelik öğrencisi oluşturmuştur. Araştırma gönüllü 122 öğrenci ile yürütülmüştür. Veriler; öğrencilere yönelik sosyo-demografik form ve “Hemşirelik Öğrencilerinin Hemşirelikte Araştırma ve Gelişmelere Yönelik Farkındalık ve Tutumu” ölçeği ile toplanmıştır.
Bulgular: Öğrencilerin yaş ortalaması 21.75 ±1.5, %63’ü kadın olup %41'i araştırma yöntemleri dersini almıştır. Araştırma grubunun %53.3’ü en az bir araştırma etkinliğine katıldığını belirtmiştir. Öğrencilerin “Hemşirelikte Araştırma ve Gelişmelere Yönelik Farkındalık ve Tutumu” ölçeği toplam puanı 116.01±18.42’dir. Araştırma yöntemleri dersini alan öğrencilerin hem araştırma etkinliğine katılma (χ²= 7.376, p=.005) durumlarının hem de “Araştırma Gelişmelere Karşı Farkındalık ve Tutum ölçeği" puan ortalamalarının (U=1440.000, p=.061) daha yüksek olduğu belirlenmiştir.
Sonuç: Çalışmanın sonuçları, araştırma dersinin hem hemşirelikte araştırma ve gelişmelere yönelik farkındalık ve tutumu olumlu yönde etkilediği hem de araştırma ve bilimsel etkinliklere katılımı arttırdığını göstermiştir.
Aim: To determine the effect of research course in nursing on students' awareness and attitudes towards research and development.
Method: The study was conducted between April 1, 2018 and May 5, 2018 in a nursing department of a university in Central Anatolia. Totally 145 students were enrolled the study. Of the 70 students took a research course and 75 did not take course agreed to participate. 122 students participated voluntarily. Data were collected using a sociodemographic data form and “Nursing Students’ Attitudes Towards and Awareness of Research and Development within Nursing Scale”
Findings: The mean age of the students was 21.75 ± 1.5, 63% of them were female and 41% of them took the course of research methods. 53.3% of the research group stated that they participated in at least one research activity. The total score of the students' "Awareness and Attitudes Toward Research and Development in Nursing" scale was 116.01 ± 18.42. It was determined that the students who participated in the research course had more participation in the research activities (χ²= 7.376, p=.005) and had higher mean scores of “Nursing Students’ Attitudes Towards and Awareness of Research and Development within Nursing Scale” scores (U=1440.000, p=.061).
Conclusion: The results of the study show that the research course both affects the awareness and attitude towards research and development in nursing positively and increases participation in research and scientific activities.

17.
Doğum Sürecinde Gebelere Verilen Fiziksel Desteğin Doğum Sonuçlarına Etkisinin Değerlendirilmesi
Evaluation of the Effect of the Physical Support to the Pregnancy on Birth Outcome
Fadime Bayrı Bingöl, Meltem Demirgöz Bal, Tuğba Yılmaz Esencan, Ayse Karakoc, Seda Küçükoğlu, Rabia Çiftçi, Ebru Mutlu, Zelal Arı
doi: 10.5222/jaren.2020.52724  Sayfalar 506 - 513
Amaç: Bu araştırma doğum sürecinde sunulan fiziksel desteğin doğum sürecine etkilerini incelemek amacı yapılmıştır.

Yöntem: Araştırma randomize kontrollü deneysel bir çalışmadır. Çalışma grubuna alınan her bir gebeye tüm süreç boyunca kadının yanından ayrılmadan, bireyselleştirilerek, non-farmakolojik yöntemleri kullanılarak doğrudan kadına yardım edilmiştir. Kontrol grubuna seçilen gebelere rutin hastane prosedürleri uygulanarak eş zamanlı değerlendirmeler yapılmıştır. Araştırma kapsamına alınan tüm gebelere doğum öncesinde Wijma Doğum Beklentisi/Deneyimi Ölçeği A (W-DEQ) ve doğumdan sonra Wijma Doğum Beklentisi/Deneyimi Ölçeği (W-DEQ) B versiyonu ve Doğumda Anne Memnuniyetini Değerlendirme Ölçeği uygulanmıştır.

Bulgular: Doğum sürecinde fiziksel destek sunulan gebelerin travay sürecinde indüksiyon ihtiyacının azaldığı (p=0,033) belirlendi. Çalışma grubunun travay süresi ortamalası 657,93±283,69 dk. iken kontrol grubunun 1062,43±673,11 dk. olduğu ve aralarındaki farkın istatistiksel olarak anlamlı olduğu (p=0,004) belirlendi. Doğum sonrasında ise epizyotomi (p=0,000) ve fundal bası oranının (p=0,000) azaldığı, annelerin doğum korkusunu daha az yaşadıkları (p=0,001) ve doğum memnuniyetlerinin daha yüksek olduğu (p=0,001) saptandı.

Sonuç: Doğumun aktif fazında uygulanan fiziksel desteğin doğum sürecini olumlu yönde etkilediği belirlendi.
Objectives: This study was aimed to examine the effects of physical support during the childbirth period on the birth process.

Methods: Research is an experimental randomized controlled study. In the study group, each pregnant woman was directly assisted by using non-pharmacological methods without leaving the woman during her birth. Simultaneous evaluations were made to the control group with routine hospital procedures. Wijma Delivery Expectancy/ Experience Questionnaire (W-DEQ)-A was applied to all pregnant women before delivery. Wijma Delivery Expectancy/ Experience Questionnaire (W-DEQ)-B version and The Scale for Measuring Maternal Satisfaction at Normal and Cesarean Birth were completed to all pregnant women after delivery.

Results: The need for induction at birth decreased for women who were offered physical support (p = 0.033). The duration of labor for the study group was 657,93 ± 283.69 min. while the control group had 1062,43 ± 673.11 min. (p = 0.004) and the difference between them is statistically significant were determined (p=0,004). It was determined that the rate of episiotomy (p=0,000), fundal press (p=0,000) and fear of birth (p=0,001) decreased after birth. Also, women were found to have higher birth satisfaction (p = 0.001).

Conclusion: It was determined that the physical support applied during the active phase of birth affects the birth process positively.

18.
Hemşirelik Mesleğini Seçen Bireylerde Kuşaklar Arası Bireysel Ve Mesleki Değerlerin Belirlenmesi
Specification Of Interfenerational Individual And Occupational Values Among Individuals Who Choose Nursing As Profession
Seda Er, Elif Ateş
doi: 10.5222/jaren.2020.54376  Sayfalar 514 - 522
Amaç: Bu araştırmada hemşirelik öğrencilerinin ve hemşirelerin, kuşaklar arası bireysel ve mesleki değerlerinin belirlenmesi amaçlanmıştır.
Yöntem: Tanımlayıcı tipte planlanan araştırmanın örneklemini 124 öğrenci hemşire ve 129 hemşire toplam 253 katılımcı oluşturmuştur. Veriler; Bilgi Formu, Schwartz Değerler Listesi ve Hemşirelerin Mesleki Değerleri Ölçeği ile toplanmıştır.
Bulgular: Katılımcıların %3.1’i (1965-1980) X kuşağı, %10.7’si (1981-1989) Y kuşağının ilk yarısı, %86.2’si (1990-1999) Y kuşağının ikinci yarısı dönemindedir. Ayrıca %79.8’i kadın, %88.5’i bekar, %75.1’inin dernek üyeliği bulunmamaktadır. Hemşirelerin Mesleki Değerleri Ölçeğinden aldıkları puanlar, kuşaklara göre karşılaştırıldığında istatistiksel olarak anlamlı bir fark belirlenmemiştir (p˃0.05). Fakat Mesleki Değerler Ölçeğinin ve Schwartz Değerler Listesinin alt boyutlarıyla medeni durum ve dernek üyeliği karşılaştırıldığında istatistiksel olarak anlamlı bir fark saptanmıştır (p<0.05). Mesleki Değerler Ölçeği ile Schwartz Değerler Listesinin alt boyutları, birbirleri ile karşılaştırıldığında yüksek düzeyde pozitif korelasyon belirlenmiştir (p˂0.05).
Sonuç: Hemşire ve öğrencilerin bireysel ve mesleki değerleri, medeni durum ve dernek üyeliği bulunma durumundan etkilenmektedir. Ayrıca hemşire ve öğrencilerin bireysel ve mesleki değerleri arasında anlamlı bir ilişki vardır.
Aim: This study aims to specify intergenerational individual and occupational values of nursing students and nurses.
Methods: The population of this descriptive study consisted of 253 participants including 124 nursing students and 129 nurses. Data was collected by Information Form, Schwartz Value Inventory and Nursing Professional Values Scale.
Results: Of participants, 3.1% are generation X (1965-1980), 10.7% are from first half of Y generation (1981-1989), 86.2% are from second half of Y generation (1990-1999). Among participants 79.8% are female, 88.5% are single, 75.1% aren’t a member of any association. No statistically significant difference was found between generations regarding Nursing Professional Values Scale (p>0.05). However, statistically significant differences was found when sub-dimensions of Nursing Professional Values Scale (NPVS) and Schwartz Value Inventory (SVI) are compared to marital status and membership to association (p<0.05). When sub-dimensions of NPVS and SVI are compared, a high level of positive correlation was established(p<0.05).
Conclusion: Professional and individual values of nurses and students are effected by their marital status and membership to association. There is also a significant relationship between individual and professional values of nurses and students.

19.
Türkiye’de “Hasta Güvenliği” Konusunda Son On Yılda (2008-2017) Yayımlanan Ulusal Çalışmaların Değerlendirilmesi: Bibliyografik Bir İnceleme
Evaluation of National Studies, Which Had Been Published in the Last Decade (2008-2017) Related to "Patient Safety" in Turkey: A Bibliographic Review
Feride Eşkin Bacaksız, Gulcan Taskiran, Gamze Uğuz, Arzu Kader Harmanci Seren
doi: 10.5222/jaren.2020.63625  Sayfalar 523 - 537
Amaç: Bu araştırmada ulusal yazındaki hasta güvenliğine ilişkin yayınların bibliyografik açıdan incelenmesi ve araştırma sonuçlarında raporlanan benzerlik ve ayrışmaların belirlenmesi amaçlanmaktadır.
Yöntem: Çalışmada “hasta güvenliği” ve “güvenlik kültürü” anahtar kelimeleri kullanılarak, Türk örnekleminde gerçekleştirilen ve 2008-2017 yılları arasında yayımlanan toplam 33 çalışma incelemeye alındı.
Bulgular: Analiz sonucunda en fazla araştırmanın 2014-2017 yılları arasında (n: 17) yayımlandığı ve Marmara bölgesinde (n: 13), Sağlık Bakanlığı hastanelerinde (n: 28), sadece hemşire örnekleminde (n: 18) gerçekleştirildiği bulundu. Çalışmaların çoğu tanımlayıcı (n: 26) ya da ilişki arayıcıdır (n: 6). Çalışmalarda en sık “Hasta Güvenliği Kültürü Hastane Anketi (n: 14)” kullanılmış ya da araştırmacılar soruları kendileri oluşturmuştur (n: 11). Araştırmalarda en sık kurumların hasta güvenliği düzeyine ilişkin görüşleri, hata raporlama öyküleri, sosyo-demografik özelliklerle karşılaştırılması, hasta güvenliği eğitimi alma durumları ve tıbbi hata yapma durumlarına ilişkin bulgular yer almaktadır.
Sonuç: Araştırma sonucunda hasta güvenliğine ilişkin olarak özel hastanelerin ya da öğrencilerin durumunu ortaya koyan çalışmaların daha az sayıda olduğu göze çarpmaktadır. Diğer yandan ölçüm aracı sayısı sınırlı olmakla birlikte standardize olmayan araçların kullanımı da söz konusudur. Çalışmalarda kişisel ve mesleki özelliklere odaklanılmış, hasta güvenliğine etki eden örgütsel ve yönetsel faktörlere yönelik daha çok çalışmaya ihtiyaç vardır.
Objective: In this study, it is aimed to examine bibliographic characteristics of the studies about the patient safety in national literature and to determine the similarities and dissociations reported in the research results.
Methods: In this study, a total of 33 studies that were performed in the Turkish sample between 2008 and 2017, and using "patient safety" and "safety culture" keywords were included in the study.
Results: As a result of the analysis, it was found that most of the studies were carried out between 2014-2017 (n: 17) and in the Marmara region (n: 13), in the Ministry of Health Hospitals (n: 28), and only in the nurse sample (n: 18). Most of the studies are descriptive (n: 26) or correlational (n: 6). The Hospital Survey on Patient Safety Culture was the most frequently used tool (n: 14) or the researchers formed the questions themselves (n: 11). The most common findings in the researches were the participants' opinions about the institutions patient safety levels, medical error reporting histories, the status of getting patient safety training or making a medical error, and comparisons with socio-demographic characteristics.
Conclusion: It was seen that there were a few studies performed in private hospitals and in the sample of healthcare students. Also, the number of valid and reliable instruments about patient safety was limited, and using of non-valid and non-reliable tools was common. The studies mostly focused on personal and professional characteristics. So there is a need for more research related to organizational and managerial factors, which may affect the concept of patient safety in different sectors and samples.

20.
Bakım Personellerinin Yaşadığı Sorunlar ve Bakımdan Etkilenme Durumları
The Caregiving Outcomes and Problems Experienced by Nursing Staff
Ayla Hendekci, Hacer Gök Uğur
doi: 10.5222/jaren.2019.66588  Sayfalar 538 - 544
Amaç: Bu çalışma bakım personellerinin yaşadığı sorunların ve bakımdan etkilenme durumlarının değerlendirilmesi amacıyla yapılmıştır.
Method: Çalışma tanımlayıcı türde olup Ağustos-Eylül 2018 tarihleri arasında bir il merkezindeki huzurevi ve iki özel bakım merkezlerinde çalışan bakım personelleri üzerinde yürütülmüştür. Çalışmanın evrenini bu kurumlarda çalışan N=92 bakım personeli, örneklemi ise araştırmaya katılmayı kabul eden n=76 bakım personeli oluşturmuştur. Çalışma verileri literatür doğrultusunda oluşturulan Soru Formu ve Bakas Bakım Verme Etki Ölçeği (BBVEÖ) kullanılarak toplanmıştır. Çalışma için etik kurul onayı alınmıştır. Verilerin analizinde SPSS 20.00 paket programı kullanılmış ve tanımlayıcı istatistikler, korelasyon testi, t testi ve varyans analizi yapılmıştır.
Bulgular: Bakım personellerinin bakım nedeniyle %65. 8’inin yorgunluk, %60. 5 inin stres, %59. 2’sinin moral bozukluğu ve %59. 2’sinin uyku bozukluğu yaşadığı tespit edilmiştir. Bakım personellerinin herhangi bir sağlık sorunu olma ve psikiyatrik ilaç kullanma durumu ile bakım verme etki ölçeği puan ortalamaları arasında istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık olduğu bulunmuştur (p<0.05). Ayrıca bakım personellerinin hareket problemleri yaşama durumu ile bakım verme etki ölçeği puan ortalamaları arasında istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık olduğu belirlenmiştir (p<0.05).
Sonuç: Bu çalışmada sağlık sorunu olan, psikiyatrik ilaç kullanan ve bakım nedeniyle hareket problemi yaşayan bakım personellerinin bakımdan olumsuz yönde daha çok etkilendiği belirlenmiştir. Bu sonuçlar doğrultusunda bakım personellerinin fiziksel ve ruhsal olarak desteklenmesi önerilir.
Objective: This study aims to evaluate the caregiving outcomes and problems experienced by nursing staff.
Method: The sectional study was conducted between August and September 2018 with nursing staff working in nursing homes and special care centers. The study population consisted of the nursing staff (N=92) working in institutions, and the study sample consisted of the nursing staff who agreed to participate in the study (n=76). The study data were collected by using the Questionnaire, developed in line with the literature, and the Bakas Caregiving Outcomes Scale. Ethics Committee approval was obtained for the study. SPSS 20.00 package program was used for the data analysis, and descriptive statistics, correlation test, t test and analysis of variance were performed.
Results: Of the nursing staff, 65.8% had fatigue, 60.5% had stress, 59.2% had demoralization, and 59.2% had sleep disturbance due to care given. It was found that there was a statistically significant difference between the mean Bakas Caregiving Outcomes Scale scores and the presence of any health problem and taking psychiatric medication in nursing staff (p<0.05). In addition, a statistically significant difference was found between movement problems and the mean Bakas Caregiving Outcomes Scale scores of nursing staff (p<0.05).
Conclusion: In this study, it was found that health problem, taking psychiatric medication and movement problems experienced by nursing staff affected the care negatively. In line with these results, it is recommended that nursing staff should be supported psychologically and physical.

21.
Sağlık Çalışanlarının Engelli Bireylere Yönelik Tutumu
The Attitude of Healthcare Professionals Towards Disabled Individuals
Çağlar Şimşek, Sabanur Çavdar, Ebru Temiz, Burcu Gündüz, Ebru Yilmaz Yalcinkaya
doi: 10.5222/jaren.2020.82435  Sayfalar 545 - 553
Amaç: Araştırma İstanbul İl Sağlık Müdürlüğü koordinatörlüğünde yürütülen engelliler ve onlara bakım veren aileleri ile profesyonellerin iyilik halinin artırılması konulu “Be Happy in Life” projesi kapsamında, İstanbul'daki sağlık çalışanlarının engelli bireylere yönelik tutumlarının amacıyla planlandı.
Yöntem: Tanımlayıcı tipteki araştırmanın evrenini il sağlık müdürlüğü çalışanları oluşturdu.Veri toplama aracı olarak literatür doğrultusunda geliştirilen anket formu ve “Yetersizlikten Etkilenmiş Kişilere Yönelik Tutum Ölçeği”(YEKYTÖ) kullanıldı. Veri analizi, SPSSv21 istatistik programında tanımlayıcı analizler, bağımsız gruplarda t testi, tek yönlü varyans analizi ve ileri analizler ile yapıldı. Bu online anket çalışması, İstanbul’da kamu sağlık kuruluşlarında çalışan, gönüllü olarak katılan 704 sağlık çalışanı ile yürütülmüştür.
Bulgular: Araştırmaya katılan sağlık çalışanlarının %77,1’inin kadın; %61,8’inin evli; yaş ortalamasının 35,97±8,76 yıl; %77,6’sının eğitim düzeyinin lisans ve üzerinde olduğu; %48,6’sının hemşire/ebe olduğu saptanmıştır. Meslekte çalışma süresi ortalaması 12,93±9,19 yıldır. Katılımcıların sosyodemografik özelliklerine göre YEKYTÖ Ölçek puan ortalamaları incelendiğinde, kadınların erkeklere göre (p=0,036); bekarlarda evlilere göre (p=0,033) puan ortalamaları anlamlı yüksek bulundu. Gelir durumuna göre geliri giderinden fazla olanların YEKTYÖ puan ortalamaları anlamlı yüksek bulundu (p=0,003). Meslek gruplarına göre YEKYYÖ ölçek puan ortalamalar arasında önemli fark saptandı (p<0,001). En yüksek puan ortalaması olan meslek grubu “sosyal çalışmacı/psikolog/fizyoterapist” grubu iken, en düşük ölçek puanını “VGG/VHKİ: Veri Giriş Görevlisi/Veri Hazırlama Kontrol İşletmeni” meslek grubu aldığı bulundu. Yapılan korelasyon analizlerinde, sağlık çalışanlarının yaşı veya meslekte çalışma süreleri ile YEKYTÖ puanları arasında anlamlı ilişki saptanmadı (r=-0,014; p=0,703 ve r=-0,038; p=0,319).
Sonuç: Sağlık çalışanlarının her aşamasında eğitim müfredatında engellilere yönelik tutum ve farkındalığı artırıcı derslere yer verilmelidir. Sağlık kuruluşlarında engelliler ile ilgili hizmet içi eğitim programları belirli aralıklarla düzenlenerek engelliliğe dair "bozukluk" ya da "anormallik" algısının "farklılık" olarak algılanması desteklenmelidir.
Objective: The aim is to investigate the attitudes of healthcare professionals in Istanbul towards people with disabilities within the scope of the "Be Happy in Life" project, which is conducted under the coordination of Istanbul Provincial Health Directorate with the aim of increasing the well-being of the disabled and their families and professionals.
Method: This study is a descriptive study on healthcare professionals working in health institutions in Istanbul affiliated with the Ministry of Health. The questionnaire developed according to the literature, included questions to determine socio-demographic variables and the "Attitude Toward Disabled Persons" (ATDP) scale. This online survey was conducted with 704 healthcare professionals working in health institutions in Istanbul, participating voluntarily.
Results: Healthcare professionals participating in the study are 77.1% women; 61.8% married; the average age is 35.97 ± 8.76 (median 35) years; 77.6% of them have an education level of undergraduate and above; 48.6% are nurses / midwives / health officers; average working time in the profession is 12.93 ± 9.19 (median 11) years. ATDP scale scores are higher in females than males (p = 0.036); higher in singles than in married (p = 0.033). ATDP scale scores were significantly different according to the income level of the participants (p = 0.003); and according to professional groups (p <0.001). The highest average score was for the "social worker / psychologist / physiotherapist" group, while the lowest scale score was for the “Data Entry Operator / Data Preparation and Control Operator” group. In correlation analysis, no significant relationship was found between the age of healthcare workers or the duration of their employment in the profession and ATDP scale scores (r = -0.014; p = 0.703 and r = -0.038; p = 0.319).
Conclusion: In the education curriculum of health professionals at all levels, courses that increase attitudes and awareness towards disabled people should be included. The perception of disability as "disorder" or "abnormality" as "impaired" should be supported by organizing in-service training programs for the disabled at regular intervals in health institutions.

22.
Riskli ve Riskli Olmayan Gebeliklerde Stres Düzeyinin Karşılaştırılması
Comparison of Stress Levels in Risky and Non-Risky Pregnancies
Samiye Mete, Sevcan Fata, Hülya Özberk
doi: 10.5222/jaren.2020.93898  Sayfalar 554 - 560
Amaç: Bu tanımlayıcı ve karşılaştırmalı çalışmada, riskli ve riskli olmayan gebelikler arasındaki stres düzeylerinin karşılaştırılması amaçlanmıştır.
Yöntem: Bu çalışmaya dört yüz gebe kadın katılmıştır. Bu kadınların yarısını spontan yolla gebe kalan ve gebeliğe bağlı riski bulunmayan 200 kadın oluşturmuştur. Kadınların diğer yarısını yardımcı üreme teknikleri ile gebe kalmış ve gebeliğe bağlı riski olmayan ya da spontan gebe kalmış ve gebeliğe bağlı riski bulunan 200 kadın oluşturmuştur. Kadınlara Kişisel Bilgi Formu ve Prenatal Distres Ölçeği doldurtulmuştur. Riskli ve riskli olmayan gebelik grupları, tek yönlü varyans analizi (ANOVA) testi ile varyansların homojenliği açısından değerlendirilmiştir. Riskli ve riskli olmayan gebelik gruplarında Prenatal Distres Ölçeği ve alt boyutları değerlendirmek için Bağımsız Gruplarda T Testi kullanılmıştır. Riskli gruplar (riskli gebelik) ve riskli olmayan gebelik grupları arasındaki ortalama farkın belirlenmesinde tek yönlü ANOVA kullanılmıştır.
Bulgular: Riskli gebeliği olan kadınlarda, sağlık bakım kalitesi ve sağlık durumu ile ilgili stres düzeyleri ve finansal kaygılar daha yüksek bulunmuştur. Riskli ve riskli olmayan gebeler arasında stres düzeylerini karşılaştırıldığında hipertansiyonlu gebe kadınların diğer gebe kadınlardan anlamlı derecede daha fazla stres yaşadıklarını tespit edilmiştir.
Sonuç: Riskli gebe kadınlarda, özellikle hipertansiyon sorunu olan kadınlarda, stres seviyesinin belirlenmesi gereklidir. Riskli gebeliği olan kadınlara hemşirelik bakımı verilirken stres seviyelerinin ve nedenlerinin belirlenmesi gebelik sürecini olumlu etkileyebilir.
Objective: In this descriptive and comparative study, it was aimed to compare the stress levels between risky and non-risky pregnancies.
Methods: Four hundred pregnant women participated in this study. Half of these women consisted of 200 women who spontaneously conceived and had no risk of pregnancy. The other half of the women constituted 200 women who became pregnant with assisted reproductive techniques and who did not have any pregnancy related risk or who had spontaneous pregnancy and who had a pregnancy related risk. Women were filled out Personal Information Form and Prenatal Distress Questionnaire. The risky and non-risky pregnancy groups were evaluated for homogeneity of variances with a one-way analysis of variance (ANOVA) test. Independent t test was used to evaluate the mean difference between the Prenatal Distress Questionnaire and the sub-scale for the risky and non-risky pregnancy groups. The one-way ANOVA was used to determine the mean difference between risky groups (risky pregnancy) and non-risky pregnancy groups.
Results: Stress levels and financial concerns related to health care quality and health status were found to be higher in women with risky pregnancy. When stress levels were compared between risky and non-risk pregnant women, it was determined that pregnant women with hypertension experienced significantly more stress than other pregnant women.
Conclusion: In risky pregnant women, especially women with hypertension problem, it is necessary to determine level of the stress. While giving nursing care to women with risky pregnancies, determining the stress levels and causes may have a positive impact on the pregnancy process.

23.
Üniversite Öğrencilerinde Öfke ve Saldırganlığı Etkileyen Duygu ve Düşünceler ile İlişkili Faktörler
The Relationship Between Affecting The Anger and Aggression Which Emotion and Thoughts in University Students
Selda Yörük
doi: 10.5222/jaren.2020.95867  Sayfalar 561 - 570
Amaç:
Çalışmanın amacı öfke ve saldırganlığı etkileyen olumsuz duygu, düşünceler ile bazı risk faktörleri arasındaki ilişkiyi saptamaktır.
Yöntem:
Kesitsel olarak planlanan çalışma; bir üniversitenin Meslek Yüksekokulunda yapılmıştır. Araştırmaya 238 öğrenci katılmıştır. Araştırmanın veri toplama araçları sosyodemografik veri formu, Buss-Perry saldırganlık ölçeği, sürekli öfke ve öfke ifade tarzı ölçekleridir. Çalışma verilerinin tanımlayıcı istatistiksel sonuçları aritmetik ortalama, standart sapma, sayı, yüzde olarak ifade edilmiştir. Saldırganlık ve öfke puan ortalamasını etkileyen etmenlerin belirlenmesinde bağımsız gruplarda t testi, Mann Whitney U testi, tek yönlü varyans analizi, Kruskall Wallis varyans Analizi uygulanmıştır. Analizlerde elde edilen p değeri 0.05’ten küçükse fark anlamlı kabul edilmiştir.
Bulgular:
Bu araştırmada; sigara içme, ailenin geliri, aile içinde anne babanın birbirine sözel şiddeti, çocukluk döneminde şiddet öyküsü ile öfke arasında anlamlı ilişki saptanmıştır.
Risk alma davranışı yüksek, ailesinin onu anlamadığını ve anlaşamadığını düşünen, öfke duyan, hayatın anlamsız geldiğini düşünen, geleceğe umutsuz bakan öğrencilerde, öfke alt ölçek puan ortalamalarının tümü anlamlı olarak yüksektir (p<0.016).
Fiziksel saldırganlık puan ortalaması erkek öğrencilerde anlamlı olarak yüksektir (p<0.0001). Sigara içen, anne ve babası arasında sözel şiddet olan, çocukluk döneminde şiddet öyküsü olan, anne ve babası çocukluk döneminde şiddet gören, saldırgan davranış öyküsü olan, son bir yıl içinde depresif duygu durumu belirten öğrencilerde saldırganlık alt ölçek puanlarının tümü anlamlı olarak yüksektir (p<0.05).
Sonuç ve Öneriler: Bu çalışmada gençlerde öfke ve saldırganlık yüksek bulunmuş, olumsuz duygu ve düşünceye sahip, aile ve arkadaş ilişkileri ile birlikte riskli davranışların öfke ve saldırganlık arasında anlamlı ilişki olduğu saptanmıştır.
Objectives: The aim of the study was to determine the relationship between emotions, thoughts with anger and aggression.
Methods: The cross-sectional study was conducted at the Vocational School of a university. A total of 238 students participated in this study. The data collection tools of the study are sociodemographic data form, Buss-Perry aggression scale, trait anger and anger expression style scales. The study of descriptive statistical results of data were calculated with arithmetic mean, standard deviation, number, percentage. In determining the factors affecting the average of aggression and anger score were calculated independent sample t test, Mann-Whitney U test, one-way analysis of variance and Kruskal Wallis variance analysis. In the analysis, the obtained p value less than 0.05 was accepted as significant difference.
Results: The smoking, family income, family verbal violence and family history of violence were found to be significant in predicting the anger score. The mean scores of anger subscale scores were significantly higher in the students who had high risk taking behaviors, who did not understand her and who did not agree and disagreed, thought that who thinks life is meaningless and looking hopeless for the future that students (p <0.016). The mean score of physical aggression was significantly higher in male students (p <0.0001). The scores of aggression subscale scores were significantly higher in the students who were smoking, had verbal violence between their parents, had a childhood history of violence, their parents had been violent in childhood, had a history of aggressive behavior, and who reported depressive mood in the last year (p < 0.05).
Conclusion: In this study, ıt was found that anger and aggression were found to be high and risky behaviors along with family and friend relationships were an important in young people.

DERLEME
24.
Kanıt Temelli Fitoterapi Uygulamalarının İncelenmesi
Evaluation of Evidence-Based Phytotherapy Applications
Dilek Yıldırım, Dilek Baykal, Gulbeyaz Can
doi: : 10.5222/jaren.2020.20591  Sayfalar 571 - 576
Çok sayıda hasta farmakolojik tedavilerin yanı sıra tamamlayıcı yöntemlere başvurmaktadır. Bu yöntemler arasında en çok kullanılan ise fitoterapidir. Bu nedenle sağlık ekibi üyelerinin ve özellikle de hasta ile çok daha uzun zaman geçiren hemşirelerin fitoterapi konusunda bilgili olmaları önemlidir. Bu derlemenin amacı, sağlık ekibi üyelerinin fitoterapi konusunda bilgi sahibi olmalarını sağlamak ve deneysel çalışmalar için temel oluşturmaktır. Bu çalışmada tarama CINAHL, EBSCOHost MEDLINE, Ovid, Pubmed, Web of Science ULAKBİM ulusal veri tabanlarında yer alan Ocak 2010- Mart 2018 tarihleri arasında Türkçe veya İngilizce olarak yayınlanmış çalışmalar incelenerek yürütülmüştür. Bu veri tabanlarında “Fitoterapi”, “Fitoterapi Uygulamaları”, “Hastalık Yönetimi”, “Bitkilerle Tedavi” anahtar kelimeleri Türkçe ve İngilizce kelimeler kullanılarak çalışmalara ulaşılmıştır. Çalışmalar incelendiğinde fitoterapinin jinekoloji, onkoloji, nöropsikiyatri ve kardiyovasküler hastalıklarda, ortopedide, yara tedavisi gibi geniş bir yelpazede kullanıldığı görülmüştür. Bu kadar yaygın kullanılmasına rağmen, hala birçok fitoterapi uygulamasında belirli bir protokolün bulunmaması, yapılan çalışmaların küçük örneklem grubuyla yapılmış olması, hangi hasta grubunda ne şekilde ve sıklıkta kullanılacağı ile ilgili belirsizliklerin bulunması dikkat çekmektedir. Bu açıdan sağlık personelinin fitoterapi uygulamalarının etki ve olası yan etkileri konusunda bilgi sahibi olmaları, fitoterapiye yönelik bakım protokollerinin oluşmasında öncülük etmeleri gerekmektedir.
Many patients refer to complementary methods as well as pharmacological treatments. Phytotherapy is the most used among these methods. For this reason, it is important that the members of the healthcare team and especially the nurses who spend a much longer time with the patient are knowledgeable about phytotherapy. The aim of this review is to enable healthcare team members to have knowledge about phytotherapy and to provide a basis for experimental studies. In this study, CINAHL, EBSCOHost MEDLINE, Ovid, Pubmed, Web of Science The studies which were published in the national databases of ULAKBIM between January 2010 and March 2018 were examined in Turkish or in English. In this database, "Phytotherapy", "Phytotherapy Applications", "Disease Management", "Treatment with Plants" has been reached to work using keywords in Turkish and English words. Studies have shown that phytotherapy is used in a wide range of gynecology, oncology, neuropsychiatry and cardiovascular diseases, orthopedics, lesion treatment. Although it is widely used, it is noteworthy that there is still no specific protocol in many phytotherapy applications, the studies are conducted with small sample groups, and there are uncertainties about how and how to use it in the patient group. In this respect, health personnels should have knowledge about the effects and possible side effects of phytotherapy and should take the lead in the formation of phytotherapy-related care protocols.

25.
Kronik Böbrek Hastalığı ile İlişkili Kaşıntı ve Hemşirelik Bakımı
Chronic Kidney Disease Associated with Pruritus And Nursing Care
Neşe Altınok Ersoy, İmatullah Akyar
doi: 10.5222/jaren.2020.22755  Sayfalar 577 - 583
Kaşıntı hoş olmayan bir his olarak tanımlanmakta ve etyopatogenezinde birçok hastalık yer almaktadır. Son dönem böbrek yetmezliği hastalarında %10-70 prevalans ile seyretmektedir. Kronik Böbrek Hastalığı ile ilişkili kaşıntının patofizyolojik mekanizmasına yönelik birçok teori olmasına rağmen oluşumu hala net değildir ve hastaların yaşamını olumsuz yönde etkilemektedir. Hastalarda geceleri kaşınma ile uykusuzluk, yorgunluk, kaşıntı izleri ile rahatsızlık ve sosyal izolasyon sorunları ortaya çıkmaktadır. Hastaların yaşam kalitesinin olumsuz etkilenmesi kaşıntının değerlendirilmesini önemli kılmakta ve değerlendirme hem subjektif hem de objektif ölçüm yöntemleri veya ölçekleri ile yapılmaktadır. Kronik Böbrek Hastalığına bağlı kaşıntı yönetiminde farmakolojik ve non-farmakolojik seçenekler ile cilt bakım önlemlerini ve uygulamalarını içeren hemşirelik bakımı yer almaktadır. Hemşirelik bakımında kaşıntı semptomunun önlenmesi, erken dönemde saptanması, yazılı ve sözlü ölçekler ile değerlendirilerek kaydedilmesi önem taşımaktadır. Bu derlemede Kronik Böbrek Hastalığına bağlı kaşıntı ve prevelansı, sınıflandırılması, patofizyolojik hipotezleri, hastaların yaşamı üzerindeki etkisi, değerlendirilmesi, tedavi ve hemşirelik bakımından söz edilecektir.
Pruritus is defined as an unpleasant sensation and there are many diseases in the etiopathogenesis. Among these systemic diseases, chronic renal failure associated with pruritus is seen with a prevalence of 10-70% in end stage renal disease patients. Although there are many hypotheses about the pathophysiological mechanism of chronic renal failure associated pruritus, it is still unclear and adversely affects the patients’ life. Patients have insomnia with itching at night, fatigue, itching scratching with discomfort and social isolation problems. The negative impact of the quality of life of the patients makes assessment of the itch important and the assessment is done by both subjective and objective measurement methods and scales. While pharmacological and non-pharmacological options are included in the treatment, nursing care includes skin care precautions and practices on chronic renal failure associated pruritus. In nursing care, prevention, early detection and assessment with written and verbal scales of pruritus with record of chronic renal failure pruritus. In this review, chronic renal failure associated pruritus and prevalence, classification, pathophysiological hypothesis, impact on patients' life, assessment, treatment and nursing care will be mentioned.ce, classification, pathophysiological hypothesis, impact on patients' life, assessment, treatment and nursing care will be mentioned.

26.
Dünyada ve Türkiye’de Tamamlayıcı Terapilere İlişkin Yasal Düzenlemelerde Hemşirelerin Yeri
The Place of Nurses in Legal Regulations Related to Complementary Therapies in Turkey and The World
Şehnaz Kaya, Zeynep Karakuş, İlkay Boz, Zeynep Ozer
doi: 10.5222/jaren.2020.58561  Sayfalar 584 - 591
Tamamlayıcı terapiler bireylerin sağlığını kazanmak için modern tıbbın paralelinde uygulanan yöntemlerin tümüne verilen isimdir. Geçmişten günümüze kadar tamamlayıcı terapilere duyulan ilgi ve bu yöntemlerin kullanım sıklığı artarak devam etmektedir. Uzun yıllardır uygulanan tamamlayıcı terapilerin, kullanım kolaylığı, ulaşılabilirliği ve maliyet etkin olmaları nedeniyle bilimsel alt yapı ve yasal düzenlemelerle desteklenmesi gerekmektedir. Toplum tarafından tamamlayıcı terapilerin kullanımının giderek artması, hastaların kendi bakımlarında uygun ve güvenli kararlar almak istemeleri, sağlık bakım profesyonellerinin tamamlayıcı terapiler konusunda bilgi ve beceriye sahip olmalarını gerektirmektedir. Bu doğrultuda hemşirelerden tamamlayıcı terapilerin kullanımına ilişkin kendi uygulamalarını belirlemeleri ve geliştirmeleri, bu uygulamalara yönelik strateji oluşturmaları beklenmektedir. Hemşirelerin bu uygulamaları hasta bakımına entegre etmeleri ve çıktılarını değerlendirmeleri hastaya sunulan bakımın kapsamlı ve bütüncül olmasını sağlamaktadır. Bu süreçlerin gerçekleşebilmesi için ülke çapında hemşirelerin dayandığı ve güç aldığı önemli politikaların da oluşturulmuş olması gerekir. Dünya geneline baktığımızda 1900’lü yıllar itibari ile birçok ülkede politikalar geliştirilmiş, sertifika programları ve projeler oluşturulmaya başlanmıştır. Ülkemizde de aynı yıllarda başlayan gelişmeler daha çok hekimlerin yetki ve sorumluluklarına odaklanmıştır. Ulusal ve uluslararası mevzuata bakıldığında yasal düzenlemelerin özellikle hemşirelerin bu uygulamaları kullanımı ile ilgili yeterli olmadığı görülmektedir. Bu derlemede, tamamlayıcı terapilerin kapsamı, tamamlayıcı terapilere ilişkin ulusal ve uluslararası düzeydeki yasal düzenlemeler ve bu düzenlemeler içerisindeki hemşirelerin yeri tartışılmıştır.
Complementary therapies are the names given throughout the methods applied in parallel with modern medicine to gain the health of the individual. Interest in complementary therapies from the past to the present day and the frequency of use of these methods continues to increase. Increasing use of complementary therapies by the community and requiring patients to make appropriate and safe decisions in their own care requires that health care professionals have knowledge and skills in complementary therapies. In this context, nurses are expected to identify and develop their own practice of using complementary therapies, and to develop a strategy for these practices. Nurses integrating these practices into patient care and evaluating their outcomes ensure that the care provided to the patient is comprehensive and holistic. In order for these processes to take place, important policies must be established for nurses across the country. In the 1900s many countries developed politics and started to establish certificate programs and projects. Regarding national and international legislation, it is seen that legal regulations are not sufficient, especially for nurses. In this review, national and international legal arrangements for complementary therapies and the place of complementary therapies in nursing will be discussed.

27.
Onkolojik Problemi Olan Çocuk ve Ailesine Psikososyal Yaklaşımlar
Psychosocial Approaches to Children Having Oncologic Problems and Their Family
Cemile Hürrem Ayhan Balık, Sevim Buzlu
doi: 10.5222/jaren.2020.74936  Sayfalar 592 - 597
Ruhsal ve psikososyal açıdan birçok soruna neden olan kanser, küresel olarak sık görülen ve her yaştan bireyin sağlığını tehdit eden hastalıklardan biridir. Tedavideki ilerlemelere bağlı olarak çocukluk çağı kanserleri için sağ kalım oranlarının yükselmesine rağmen, kanser, 5-14 yaş arası çocuklarda ikinci sırada ölüm nedeni (kaza sonrasında) olmuştur. Çocukluk çağı kanserleri sadece çocuğun yaşamını etkilemekle kalmayıp aile bireylerinin yaşamını da etkileyen önemli psikososyal sorunlara yol açmaktadır. Bu derleme makalede onkolojik problemi olan çocuk ve ailelerinde görülen psikososyal sorunlar ve bu sorunlara yönelik psikososyal girişimlerin etkinliğinin ele alınması amaçlanmıştır.
Cancer causing many psychological and psychosocial problems is one of the most common diseases globally and threatening the health of the individual of all age. Although survival rates for childhood cancers have increased due to progress in treatment, cancer has been the second cause of death in children between 5 and 14 years of age (after an accident). Childhood cancers not only affect the life of the child but also cause important psychosocial problems that affect the lives of the family members. This review article has been aimed to address the psychosocial problems seen in children having oncologic problem and their families and the effectiveness of psychosocial intervention directed to these problems.

28.
Terapötik Palyaço Müdahalesinin Çocukların Ruh Sağlığına Etkisi: Sistematik Derleme
The Effect of Therapeutic Clown Intervention on Mental Health of Children: Systematic Review
Yasemin Ucun, Leyla Küçük
doi: 10.5222/jaren.2020.93584  Sayfalar 598 - 609
Sanat terapisi içinde yer alan terapötik palyaço müdahalesi, anksiyete ve stres düzeyini azaltmak için uygulanıyor olup, özellikle çocuklar üzerinde olumlu etki göstermektedir. Bu doğrultuda, sistematik derleme yöntemi kullanılarak terapötik palyaço müdahalesinin çocuklarda ruh sağlığına etkisini belirlemek ve bu alanda ne tür çalışmalara gereksinim olduğunu ortaya çıkarmak için randomize kontrollü çalışmaların incelenmesi amaçlanmıştır.
Sciencedirect, EBSCO Host, Pubmed, Ulakbim, Türk Tıp Dizini ve Google Akademik veri tabanları kullanılarak tarama yapılmıştır. Tarama, Türkçe ve İngilizce dilinde belirlenen anahtar sözcükler ve bu sözcüklerin eş anlamlıları kullanılarak gerçekleştirilmiştir. Araştırma kapsamına 13 çalışma dahil edilmiştir.
Araştırmaya alınan çalışmaların hepsi randomize kontrollü çalışmalardır. Araştırmalarda farklı ölçüm araçları kullanılmıştır. Müdahalenin çocuklarda anksiyete ve stres düzeyini aza indirgediğini, tedaviye uyumu arttırdığı ve sadece çocuk değil bakım vericiler üzerinde de olumlu etki yarattığı saptanmıştır.
Ülkemizde palyaço müdahalesine yönelik çalışmalar yetersiz olup, bu alana özgü farklı örneklem gruplarıyla deneysel ve niteliksel çalışmaların yapılmasına gereksinim vardır.
Therapeutic clown intervention in art therapy is applied to reduce the level of anxiety and stress and has a positive effect especially on children.In this respect, it was aimed to determine the effect of therapeutic clown intervention on mental health in children by using systematic compilation method and to investigate the randomized controlled studies in order to find out what kind of studies are needed in this field.
The study was conducted by checking the Sciencedirect, EBSCO Host, Pubmed, Ulakbim, Türk Tıp Dizini ve Google Akademik. The database research was performed in English and Turkish using keywords and synonyms for them. 13 studies were included in this study.
All of the studies included in the study are randomized controlled studies.Different measurement tools were used in the research.It has been determined that the intervention reduces anxiety and stress levels in children, increases compliance with treatment, and has a positive effect on the caregivers not only on children but also on the caregivers.
In our country, the studies on clown intervention are insufficient so experimental and qualitative studies should be conducted with different specific samples.

29.
Hakem Dizini
Referee Index

Sayfalar E1 - E2
Makale Özeti | Tam Metin PDF

30.
Cilt Dizini
Volume Index

Sayfalar E1 - E8
Makale Özeti | Tam Metin PDF



Journal of Academic Research in Nursing (JAREN) dergisi; Sağlık Bilimleri Üniversitesi Gaziosmanpaşa Taksim Eğitim ve Araştırma Hastanesi'nin 2015 yılında Haziran ve Aralık aylarında yılda iki kez yayımlanmış olan ve 2017 yılından itibaren Nisan, Ağustos ve Aralık aylarında olmak üzere yılda üç kez yayınlanmaya devam eden yayınıdır. Dergi; Türkiye Atıf Dizini (Turkey Citation Index), ULAKBİM TR Dizin ve EBSCO Academic Search Complate veri tabanlarında indekslenmektedir.



Copright © 2019 JAREN All rights reserved