ISSN 2149-4983 | e-ISSN: 2149-9306
 
 
Cilt : 4 Sayı : 2 Yıl : 2018
 
: 4 (2)
Cilt: 4  Sayı: 2 - 2018
Özetleri Gizle | << Geri
ORJINAL ARAŞTIRMA
1.
Kalça Kırıklı Hastalarda Bakımın Değerlendirilmesi: Prospektif Çalışma
Evaluation of Care in The Patients with Hip Fracture: A Prospective Study
Serpil Yüksel, Saadet Ülker
doi: 10.5222/jaren.2018.065  Sayfalar 65 - 74
Amaç: Yaşam kalitesini azaltan ve yaşam kaybı ile sonuçlanabilen kalça kırığı, yaşlı nüfusta yaygın görülen ciddi bir sağlık sorunudur. Prospektif olarak gerçekleştirilen bu araştırmada, kalça kırıklı hastaların kırk öncesi ve sonrası yaşadıkları bilişsel, işlevsel ve fiziksel sorunları belirlemek, hasta bilgilerinin hemşire ve doktor kayıtlara yansıma durumunu değerlendirmek amaçlandı.
Yöntem: Araştırmanın örneklemini, Aralık-Ağustos ayları arasında Ankara’da bir kamu hastanesinin ortopedi kliniklerine yatışı yapılan 60 yaş ve üzeri 160 kalça kırıklı hasta oluşturdu. Araştırma verileri, hasta ve yakınlarından, hasta dosyasından ve kayıtlardan toplandı.
Bulgular: Araştırmaya katılan hastaların yaş ortalaması 77 yıl olup, çoğunluğu kadındır. Hastaların %58,1’i trokanterik kırık tanısı ile kliniğe yatırıldı ve %93,1’ine cerrahi tedavi uygulandı. Kırık öncesine göre, kırık sonrası hastanede yatarken yetersiz beslenme, yetersiz sıvı alımı, konstipasyon, uyku ve iletişim sorunları yaşama oranının anlamlı oranda arttığı saptandı. Tüm aktivitelerde tamamen başkalarına ve yatağa bağımlılık oranının kırık öncesinde %2,5 olduğu, kırık sonrası bu oranın %56,1’e yükseldiği ve bu hastaların tamamının bağımlı olarak taburcu edildiği belirlendi. Kırık öncesi hastaların %4,4’ünde basınç yarası olduğu, kırık sonrası bu oranın %46,9’a yükseldiği ve bu hastaların %96’sının basınç yarasıyla taburcu edildiği saptandı. Hastaların çoğunluğunun kırık öncesi ve sonrası yaşadığı sorunların ve taburculuktaki durumunun hemşire ve doktor kayıtlara yansıtılmadığı belirlendi.
Sonuç: Araştırma bulguları, kalça kırığı sonrası hastaların beslenme bozukluğu, yatağa bağımlılık ve basınç yarası gibi sorunlar yaşadığını ve bu sorunlar ile taburcu edildiğini ortaya koydu. Ek olarak, mevcut kayıt sisteminin gerektiği gibi işletilmediği saptandı.
Objective: Hip fracture that decreases the quality of life and causes mortality is a common severe health problem in elderly. In this prospective study was aimed to determine the cognitive, functional and physical problems experienced of patients before and after fracture, and to evaluate the reflection of patient information to nurse and doctor records.
Methods: The sample of the study consisted of 160 patients with hip fracture aged 60 years and over who hospitalized in orthopedic clinics of a public hospital in Ankara between December and August. Data were collected from patients and their relatives, patient files, and records.
Results: The average age of the patients was 77 years and most of them were women. 58.1% of the patients were admitted to the clinic with trochanteric fracture and 93.1% were treated surgically. Compared to before the fracture, it was found that experiencing malnutrition, insufficient liquid intake, constipation, sleep and communication problems while at hospital increased meaningfully. It was identified that dependency to others and bed in all activities totally was 2.5% before the fracture, that this increased to 56.1% after the fracture, and that all these patients were discharged as dependent. It was found that 4.4% of patients had pressure ulcer before the fracture, that this increased to 46.9% after the fracture, and that 96% of these patients were discharged with pressure ulcer. It was determined that the problems experienced by most of the patients before and after fracture, and the situation in the discharge did not reflect on doctor and nurse records.
Conclusion: The results of study also showed that the patients have problems such as malnutrition, dependency to bed and pressure ulcer after hip fracture, and the patients were discharged with these problems. In addition, it was determined that the existing recording system was not operated properly.

2.
Genç Kadınlarda Premenstrual Sendrom, Fiziksel Aktivite ve Yaşam Kalitesi
Premenstrual Syndrome, Physical Activity and Quality of Life in Young Women
Yılda Arzu Aba, Hacer Ataman, Melike Dişsiz, Sevcan Sevimli
doi: 10.5222/jaren.2018.075  Sayfalar 75 - 82
Amaç: Çalışma genç kadınlarda premenstrual sendrom görülme sıklığını, fiziksel aktivite ve yaşam kalitesi durumlarını belirlemek amacıyla yapılmıştır.
Yöntem: Tanımlayıcı-kesitsel olarak planlanan çalışma 20.03.2016-20.06.2016 tarihleri arasında Uşak Üniversitesi Kredi Yurtlar Kurumunda ikamet eden, adet gören, bekar ve çalışmaya gönüllü katılmayı kabul eden 617 öğrenci ile yürütülmüştür. Veri toplanmasında araştırmacılar tarafından literatür doğrultusunda hazırlanmış bilgi formu, Premenstrual Sendrom Ölçeği (PMSÖ), SF-36 Yaşam Kalitesi Ölçeği ve Uluslararası Fiziksel Aktivite Anketi kullanılarak, veriler özbildirim yöntemiyle elde edilmiştir. Verilerin değerlendirilmesinde sayı, yüzde, ortalama, standart sapma, ki-kare, student’s t- test analiz teknikleri kullanılmıştır.
Bulgular: Öğrencilerin yaş ortalamalarının 21,03±1,54 (18-24) ve ortalama menarş yaşının 13,25±1,32 (10-18) olduğu saptanmıştır. Çalışmada PMS prevalansı %65,2 ve ölçekten alınan puan ortalaması ise 122,14 ± 32,60 (44-214) olarak belirlenmiştir. Premenstrual dönemde öğrencilerin en çoktan aza doğru %98,2’sinin yorgunluk, %95,5’inin depresif duygulanım, %93,4’ünün iştah değişimleri, %93,2’sinin sinirlilik, %92,2’sinin şişkinlik, %91,7’sinin anksiyete, %90,6’sının depresif düşünceler, %89,1’inin ağrı ve %88,2’sinin uyku değişiklikleri yaşadıkları tespit edilmiştir. Çalışmada öğrencilerden PMS olanların SF-36 Yaşam Kalitesi Ölçeğinin tüm alt boyutlarından anlamlı olarak düşük puanlar aldıkları ve bu grupta yer alanların %64,7’sinin inaktif olduğu saptanmıştır.
Sonuç: PMS üniversite öğrencileri arasında yaygın olarak görülen önemli bir sağlık sorunu olup, PMS olanların yaşam kalitesinin düşük olduğu, aktivite düzeylerinin ise PMS olmayanlardan farklı olmadığı görülmektedir.
Objectives: This study was conducted to determine the prevalence of premenstrual syndrome in young women, the status of physical activity and quality of life.
Methods: The study conducted as a descriptive, cross-sectional study was carried out at
Higher Education Credit and Hostels Institution of Uşak University. The sample of the study consisted of 617 student who were single, menstruating, volunteered to participate in the study. Data were collected by self-reporting method with the questionnaire forms, Premenstrual Syndrome Scale (PMSS), SF-36 Quality of Life Scale and International Physical Activity Questionnaire prepared by the researchers in accordance with the literature. Number, percentage, mean, standard deviation, chi-square, student's t-test analysis techniques were used in the evaluation of the data.
Results: The mean age of the students was found to be 21.03 ± 1.54 (18-24) and the mean age of menarche was 13.25 ± 1.32 (10-18). PMS prevalence was 65.2% and the average score of the scale was determined as 122.14 ± 32.60 (44-214) in the study. In premenstrual period 98.2% of the students were fatigued, 95.5% were depressive mood, 93.4% were appetite changes, 93.2% were nervous, 92.2% were swelling, 91.7% had anxiety, 90.6% of them had depressive thoughts, 89.1% had pain and 88.2% had sleep changes. In the study, it was determined that those who had PMS had significantly lower scores on all subscales of the SF-36 Quality of Life Scale and 64.7% were inactive.
Conclusion: It is seen that PMS is an important health problem that is common among university students and that the quality of life of those with PMS is low and the activity levels are not different from those without PMS.

3.
Hemşirelik ve Sağlık Alanı Dışında Öğrenim Gören Üniversite Öğrencilerinin Sosyal El Yıkama İle İlgili Görüş ve Davranışları
Opinions and Behaviors of University Students Who Learned in Nursing and Other Departments Related to Social Handwashing
Seda Çağlar, Özge Eda Yılmaz, Sevim Savaşer
doi: 10.5222/jaren.2018.083  Sayfalar 83 - 91
Amaç: Araştırma hemşirelik ve sağlık alanı dışındaki bölümlerde öğrenim gören üniversite öğrencilerinin sosyal el yıkama ile ilgili bilgi ve davranışlarını belirlemek amacıyla yapıldı.
Yöntem: Tanımlayıcı tipteki araştırmanın evrenini İstanbul’daki bir üniversitede öğrenim gören öğrenciler; örneklemini ise çalışmaya katılmayı kabul eden, hemşirelik bölümünde öğrenim gören 185 öğrenci ile sağlık alanı dışındaki bölümlerde öğrenim gören 177 öğrenci oluşturdu (N=362). Veriler araştırmacılar tarafından hazırlanan anket formu ile toplandı. Elde edilen verilerin değerlendirmesinde ortalama, yüzdelik ve ki-kare testi kullanıldı.
Bulgular: Araştırma kapsamındaki öğrencilerin yaş ortalamasının 20.07±1.79 yıldır. Çoğunluğunun kız olduğu (%79,8), hemşirelikte öğrenim gördüğü (%51,1), birinci sınıfta olduğu (%40,9) ve öğrenci yurdunda kaldığı (%61,9) saptandı. “Günlük el yıkama sayınız kaçtır?” sorusuna; hemşirelik öğrencilerinin %19,5’inin, diğer bölümlerdeki öğrencilerin %17’5’inin “11 kez ve üzeri yıkarım” yanıtını verdikleri; “Ellerinizi ne kadar süre yıkarsınız?” sorusuna hemşirelik öğrencilerinin %60’ının, diğer bölümlerdeki öğrencilerin ise %0,6’sının “15 saniyeden fazla” yanıtını verdikleri; “Ellerinizi kurular mısınız?” sorusuna; hemşirelik öğrencilerinin çoğunluğunun (%59,5) diğer öğrencilerin ise %9,6 sının “her zaman kurularım” yanıtını verdikleri ve bu bulguların hemşirelik öğrencilerinin lehine istatistiksel olarak anlamlı düzeyde farklı olduğu belirlendi (p<0,05).
Sonuç: Bu sonuçlar doğrultusunda hemşirelik öğrencilerinin daha bilinçli olduğu fakat her iki grubun da el yıkama davranışlarını geliştirmek için eğitim gereksinimleri olduğu belirlenmiştir.
Objective: The aim of the study was to determine the knowledge and behavior of university students in nursing and other departments related to social handwashing.
Method: Interrogation is descriptive. The study's universe was formed by students studying at a university in Istanbul. The sample consisted of 185 students in the nursing department and 177 students in the other departments (N = 362) who agreed to participate in the study. The data was collected by a survey form prepared by researchers. The data obtained were evaluated by mean, percentile and chi-square test.
Findings: The average age of the students is 20.07 ± 1.79. It was determined that the majority (79,8%) were girls, 51,1% were nursing students (40,9%) and the students were staying in the country (61,9%). In answer to the question, "What is your daily hand wash count?" 19,5% of the nursing students and 17,5% of the students in the other sections gave the answer "11 times and over"; In response to the question "How long are you washing your hands?", 60% of the nursing students and 0.6% of the students in the other sections gave "more than 15 seconds" In answer to "Are you hands dry?" (59.5%) of the nursing students and 9.6% of the other students answered "always the solution" (p <0,05), and these findings were statistically significant in favor of the nursing students.
Conclusion: These results indicate that nursing students are more conscious about hand washing, but both groups have found training needs to improve hand washing behavior.

4.
Hemşirelik Eğitimi ve Uygulamasında Yeni Bir Yaklaşım: Hemşirelik Eğitimi ve Uygulamasının Bütünleşmesi
A New Approach in Nursing Education and Practice: Integration of Nursing Education and Practice
Merdiye Şendir, Selda Çelik, Melike Dişsiz, Rabiye Güney, Merve Kolcu, Ayşe Kabuk, Aytolan Yıldırım, Güven Bektemür
doi: 10.5222/jaren.2018.092  Sayfalar 92 - 99
Amaç: Bu araştırmada, hemşirelik eğitim ve uygulamasında, üniversite ile eğitim-araştırma hastanelerinin iş birliği ve bütünleşmesinin en iyi şekilde oluşturulabilmesine ilişkin modelleme yapılması amaçlanmıştır.
Yöntem: Tanımlayıcı tipte planlanan araştırma, İstanbul’da yer alan ve bir devlet üniversitesiyle afiliasyon protokolü bulunan, Sağlık Bakanlığı’na bağlı 25 Eğitim-Araştırma Hastanesinin yönetim, eğitim ve kalite birimlerinde çalışan hemşirelerin katılımı ile 5 Nisan 2017 tarihinde gerçekleştirilmiştir. Araştırmanın evrenini, 63 hemşire oluşturmuş, örneklem seçimine gidilmeden evrenin tümüne ulaşılmıştır.
Bulgular: Araştırmaya katılan hemşirelerin yaş ortalamasının 35,50±6,64 yıl olduğu, %74,2’sinin yüksek lisans yaptığı, %50’sinin eğitim hemşiresi olarak görev yaptığı ve %50,8’inin 15 yıldan uzun süredir bu meslekte çalıştığı belirlenmiştir. Katılımcıların büyük çoğunluğunun “Öğretim üyelerinin klinikte olmaması nedeniyle öğrenci değerlendirmesinin etkin yapılamaması”, “Akademisyen ve klinik hemşirelerle ortak bir uygulama komisyonu oluşturulması”, “Klinik alanda lisansüstü eğitime sahip hemşirelere akademik kadro verilmesi, teorik ve pratik eğitime katılmalarının sağlanması” ifadelerine katıldıkları gözlenmiştir.
Sonuç: Bu araştırmada, katılımcıların hemşirelik eğitim ve uygulamasında üniversite ile eğitim-araştırma hastanelerinin iş birliği ve bütünleşmesi yaklaşımını benimsedikleri belirlenmiştir. Bu modelin pilot olarak belirlenecek eğitim ve araştırma hastaneleri ile uygulamaya geçirilmesi önerilmektedir.
Objective: In this study, it was aimed to make a model for the establishing the best cooperation and integration of university and education-research hospitals in nursing education and practice.
Method: The descriptive study was conducted on April 5, 2017 with the participation of nurses working in the 25 different Ministry of Health Education-Research Hospitals which were affiliated to the State University. The researcher's universe was composed of 63 nurses and reached to the whole of the universe.
Results: The average age of the nurses participating in the survey was 35.50 ± 6.64 years, 74.2% of them are graduated, 50% of them are employed as education nurses and 50.8% of them have been working in this profession for 15 years. The vast majority of respondents indicated that they agreed to “Ineffective student assessment due to lack of teaching staff in the clinic”, “Establishment of a common practice committee with academics and clinical nurses”, “Graduate training nurses who in the clinical field should be part of the theoretical and practical training”.
Conclusion:
In this study, it was determined that the university and the educational-research hospitals adopted collaborative approaches to nursing education and practice. It is recommended that this model be put into practice in pilot education-research hospitals.

5.
Palyatif Bakım Dersinin Öğrencilerin Palyatif Bakıma İlişkin Bilgisine Etkisi
The Impact Of Palliative Care Course On Nursing Students’ Knowledge
Hüsna Özveren, Kamile Kırca, Emel Gülnar, Nebahat Bora Güneş
doi: 10.5222/jaren.2018.100  Sayfalar 100 - 107
Amaç: Bu çalışma, hemşirelerin palyatif bakıma ilişkin bilgi düzeylerini saptamak ve bu konuda yapılan eğitimin etkisini belirlemek amacıyla yapılmıştır.
Yöntem: Bu çalışmada öğrencilere ön test/son test yapılarak yarı deneysel bir çalışma tasarımı kullanılmıştır. Çalışmanın örneklemini Hemşirelik Bölümü'nde palyatif bakım dersini alan 52 öğrenci oluşturmuştur. Araştırmanın verileri ‘Tanıtıcı Özellikler Formu’ ve “Palyatif Bakım Bilgi Testi” kullanılarak toplanmıştır. Verilerin değerlendirilmesinde yüzdelik hesaplama, ortalama ve Wilcoxon testi kullanılmıştır.
Bulgular: Araştırma sonucunda öğrencilerin palyatif bakım dersini almadan önce palyatif bakım bilgi testinden 20 puan üzerinden "10,1 ± 1,6"puan aldıkları, dersin sonunda ise "15,2 ± 1,6" puan aldıkları belirlenmiştir. Öğrencilerin dersi almadan önce ve aldıktan sonrası puan ortalamaları arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark olduğu saptanmıştır (p<0.05).
Sonuç: Öğrencilere verilen palyatif bakım dersinin öğrencilerinin bilgilerini olumlu yönde etkilediği ve bilgi düzeylerini yükselttiği belirlenmiştir. Palyatif bakım dersinin hemşirelik müfredat programlarına seçmeli ya da zorunlu ders olarak eklenmesi önerilmektedir.
Anahtar kelimeler: Palyatif bakım, hemşirelik öğrencileri, bilgi düzeyi
Objective: This study was carried out to determine the level of knowledge nursing students have about the palliative care and the effects of the training provided in this context.
Method: In the study, a quasi-experimental research design with pre-test/post-test was used. The sample includes 52 students enrolled in palliative care courses at Kırıkkale University Department of Nursing in the fall of an academic year. The data were collected by means of a questionnaire prepared by the researcher and Palliative Care Knowledge Test. In the evaluation of the data, percentile calculation, mean and Wilcoxon test were utilized.
Results: The average age of the students participating in the study was x̅ ± ss = 21.73. In our study, the knowledge point average of the students about the palliative care knowledge test was found to be "10,1 ± 1,6" over 20 points before course and "15,2 ± 1,6" after course. The difference between the mean scores was statistically significant (p<0.05).
Conclusions: Palliative care courses can make a significant contribution to student' knowledge and insight, as well as their self-efficacy in providing palliative care. It is thought that our work will contribute to the re-evaluation of the curriculum.
Keywords: Palliative care, nursing students, level of knowledge

DERLEME
6.
Subkütan İlaç Enjeksiyonlarında Komplikasyonların Önlenmesine İlişkin Güvenli Uygulama Önerileri
Safe Application Recommendations for Prevention Complicationsin Subcutaneous Drug Injections
Funda Büyükyılmaz, Yeliz Çulha, Ahmet Karaman
doi: 10.5222/jaren.2018.108  Sayfalar 108 - 111
İlaç tedavisinin amacı, ilacın yararlı etkilerini en üst düzeye çıkarmak, zararlı ya da yan etkilerini en aza indirmektir. Hemşireler; ilaçların doğru ilkeler ışığında uygulanmasından, bireyin bütüncül olarak değerlendirilerek ilaca yanıtlarının izlenmesinden ve bireyin kullandığı/kullanacağı ilaçlar konusunda eğitiminden sorumludur. Bu doğrultuda hemşireler günlük çalışma zamanlarının önemli bir bölümünü ilaç uygulamalarına ayırmak durumunda kalmaktadır. Klinik ortamda hemşireler tarafından uygulanmasının yanı sıra bireyin kendi kendine uygulama zorunluluğu olan ve düşük molekül ağırlıklı heparin, insülin ve morfin gibi ilaçların uygulandığı subkütan enjeksiyonların hatalı uygulanması sonucunda bölgesel ağrı, ekimoz ya da hematom gibi komplikasyonlar sıklıkla görülmektedir. Bu sorunların azaltılmasında bireyin bireysel, gelişimsel özelliklerinin, sağlık durumunun dikkate alınması ve hasta güvenliğinin sağlanmasını oldukça önemlidir. Bu makale, subkütan enjeksiyon uygulamalarına bağlı istenmeyen etkileri önlemede konu ile ilgili araştırma sonuçları doğrultusunda “güvenli enjeksiyon uygulamaları”na ilişkin önerileri ortaya koymayı amaçlamaktadır.
The aim of drug treatment is to maximize the beneficial effects of the drug, to minimize harmfulor side effects. Nurses are responsible for the application of drugs in the light of the principles, by evaluating the individual as an holistically, to monitoring drug response and from education about the drugs that the individual is used. In this situation, nurses have to allocate a significant portion of their daily working time to drug applications. Complications such as local pain, ecchymosis or hematoma sare frequently seen as a result of incorrect administration of subcutaneous injections in which the individual has a self-application requirement and often low-molecular weight heparin, insülin and morphine are implemented, as well as being implemented by the nurses in the clinical setting. In reducing these problems, it is very important that the individual's developmental characteristics, health status, and ensuring the patient safety. This article aims to propose a recommendation for "safe injection applications" in the light of there search results related to the problem of preventing adverse effects on subcutaneous injection applications.

7.
Erken Çocukluk Döneminde Görülen Davranışsal Sorunlar ve Psikitatri Hemşiresinin Rolü
Behavioral Problems in Early Childhood Period and the Role of Psychiatry Nurses
Özge Kapısız, Semra Karaca
doi: 10.5222/jaren.2018.112  Sayfalar 112 - 119
Erken çocukluk dönemi çocuğun içinde yaşadığı toplumun değer yargılarını ve o toplumun kültürel yapısına uygun davranış ve alışkanlıkları kazanmaya başladığı bir dönemdir. Ebeveynler çocuklarıyla geçirdikleri ilk yıllarda bir takım sorunlarla karşılaşabilmektedirler. Bu derlemenin amacı, erken çocukluk döneminde görülen davranışsal sorunları ele alarak, toplum ruh sağlığı alanında önemli görevleri olan psikiyatri hemşirelerinin rollerini tartışmaktır. Ebeveynlerin çocuk bakımı ve yaklaşımı konusunda bilgilendirilmesi davranışsal sorunların önlenmesinde büyük önem taşımaktadır. Psikiyatri hemşireleri, ebeveynleri bilgilendirme konusunda rehberlik ve danışmanlık yaparak davranışsal sorunların azaltılması ve önlenmesine katkı sağlayabilirler.
Early childhood is a period during which the child starts to gain values of the society and behaviors and habits that are appropriate for the cultural structure of that society. Parents may face a number of problems in their first year with their children. The purpose of this review is to discuss the role of psychiatric nurses with important roles in community mental health by addressing behavioral problems seen in early childhood. Parents should be informed about the care and treatment of children is of paramount importance in the prevention of behavioral problems. Psychiatric nurses can contribute to the reduction and prevention of behavioral problems by providing guidance and counseling to inform parents.

8.
Yaşlı Bireylerde İlaç Yönetiminde Hemşirenin Rolü
The Role of Nurse in Drug Management in Elderly Individuals
Hatice Kaya, Nuray Turan, Yeliz Çulha, Gülsün Özdemir Aydın
doi: 10.5222/jaren.2018.120  Sayfalar 120 - 126
Yaşlanma ile birlikte kronik hastalıklar ve buna bağlı olarak ilaç kullanımı artmaktadır. Yaşlı bireylerde birden çok kronik hastalık olması çoklu ilaç kullanımına neden olmakta bu durum, kognitif ve fonksiyonel kapasitenin azalmasıyla doğru ilacın alınması ve ilaca uyum sorununu beraberinde getirmektedir. Yapılan bazı çalışmalarda evde yaşayan yaşlı bireylerin, hastane veya bakım evlerinde kalanlara göre ilaç uyumunun daha düşük olduğu, bazı ilaçlarını hiç almadıkları veya doz atladıkları bildirilmiştir. Sağlıklı/hasta bireyi en iyi tanıyan ve ilacın etkilerini gözleyen sağlık ekibi üyesi olan hemşire özellikle yaşlılık döneminde önemli rol ve sorumluluklara sahiptir. Yaşlı bireyin bağımsızlığının desteklenmesi, holistik bakımın en önemli parçasıdır. Bu nedenle, yaşlı bireylerin ilaç yönetiminde, bilimsel sorun çözme yöntemi olan hemşirelik süreci kullanılması oldukça önemlidir.
Chronic diseases are increasing along with aging and correspondingly drug utilization rate is also increasing. The presence of more than one chronic diseases in elderly people leads to multiple drug use, and this situation brings along the problems of taking the correct medicine and drug compliance as well. In some studies carried out, it was reported that the drug compliance of elderly people living at home was lower compared to elderly patients staying in hospitals or nursing homes, and they did not take some medicines or skipped doses. The nurse, who is a member of the health team who knows the best of the healthy / ill individual and observes the effects of the drug, has important roles and responsibilities especially in elderly people. Supporting the independence of the elderly individual is the most important part of holistic care. For this reason, it is very important for elderly people to use nursing process, which is a scientific problem solving method, in drug management.

9.
Yenidoğan Yoğun Bakım Ünitesindeki Prematüre Bebeğin Gelişiminin Desteklenmesi
Supporting The Development of Premature Babies in Neonatal Intensive Care Unit
Türkan Turan, Çiğdem Erdoğan
doi: 10.5222/jaren.2018.127  Sayfalar 127 - 132
37. gebelik haftasını doldurmadan önce doğan bebekler prematüre ya da preterm olarak kabul edilmektedir. Bu bebeklerden hayatta kalanların birçoğu öğrenme güçlüğü, görme ve işitme sorunları ile ömür boyu yaşamaktadır. Gelişimsel bakım, prematüre bebekler yenidoğan yoğun bakım ünitesinde yatarken kullanılan çeşitli yaklaşımları içeren bir terimdir ve tıbbi bakımın içinde bebeğin gelişimsel ihtiyaçlarını karşılamayı sağlamaktadır. Gelişimsel bakım hem bebeğin fiziksel çevresindeki hem de bakım verme uygulamalarındaki değişimleri içerir. Gelişimsel bakımın amacı; stresi azaltarak, konforu artırarak ve uykuya teşvik ederek bebeğin sinirsel gelişiminin (neurodevelopment) teşvik edilmesidir. Bu derlemede, yenidoğan yoğun bakım ünitesinin bebek üzerine etkileri ve gelişimsel bakım tartışılacaktır.
Infants born before the end of 37 weeks of pregnancies are defined as being premature, or preterm. Many among of this babiessurvivor have to live with learning disabilities, sight problems and/or hearing impairment. Developmental care" is a term used for the different approaches used while premature infants are in the neonatal intensive care unit; this medical care provides for the developmental needs of the newborn. Developmental care includes the modifications both in the physical environment and in the health care of the newborn. The objective of developmental care is to promote the infant's neurodevelopment by reducing stress, increasing the infant's comfort and facilitating sleep. In this review, effects of the neonatal intensive care unit to the infant and developmental care will be discussed.



Journal of Academic Research in Nursing (JAREN) dergisi; Sağlık Bilimleri Üniversitesi Gaziosmanpaşa Taksim Eğitim ve Araştırma Hastanesi'nin 2015 yılında Haziran ve Aralık aylarında yılda iki kez yayımlanmış olan ve 2017 yılından itibaren Nisan, Ağustos ve Aralık aylarında olmak üzere yılda üç kez yayınlanmaya devam eden yayınıdır. Dergi; Türkiye Atıf Dizini (Turkey Citation Index), ULAKBİM TR Dizin ve EBSCO Academic Search Complate veri tabanlarında indekslenmektedir.



 
Hızlı Arama



 
Copright © 2015 JAREN All rights reserved